Bir Avrupa Hikayesi:
Interrail 2008

 


Önsöz

Bu döküman, iyi arkadaşım ve daimi seyahat partnerim Kenan Eroğan ve benim, lise yıllarımızdan başlayarak kurmaya başladığımız dünyayı gezme hayalimizin bir meyvesi olan, 2008 yılında gerçekleştirdiğimiz 35 günlük Avrupa seyahatimiz sırasında tuttuğum günlüğün dijital ortama geçirilmesi ve yine bu yolculuk sırasında çekilen fotoğraflarla zenginleştirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Günlüğümü bir Interrail yolculuğunun atmosferini ve mümkün mertebe detaylarını yansıtmayı amaçlayarak tuttuğum için günlükte sık sık tren sefer numaraları, bilet ve rezervasyon fiyatları, hostellere ve restoranlara ödediğimiz fiyatlar gibi bilgiler yer almakta. Ancak modern yaşamın değişken doğası gereği neredeyse kesin olarak bu bilgilerin güncel gerçeği yansıtmadığı söylenebilir, bu yüzden bu dökümanı kullanarak bütçe veya rota planlaması yapmanızı kesinlikle tavsiye etmiyorum.

Günlüğün bazı noktalarda gereksiz derecede detaylı, bazen de önemli şeyleri bir-iki cümleyle geçiştirecek kadar yüzeysel olduğu bir gerçek, ancak orjinaline sadık kalmak amacıyla buraları daha sonradan genişletmemeyi seçtim.

İmla hataları, güncellikten kaynaklanmayan yanlış bilgiler, yorumlarınız ve her türlü geri bildirim için lütfen e-posta adresimi kullanınız, bana oradan ulaşabilirsiniz.

Okuyan herkese bir şeyler katması, veya en azından keyifli zaman geçirmesi dileklerimle...

Yaman Umuroğlu

28 Eylül 2008


05.08.2008


Türkiye, İstanbul
Yolculuk başlıyor!
21:00 - İstanbul - Uzunköprü - Pythion - Alexandopoulis - Thessaloniki güzergahında ilerleyecek olan trenimiz Dostluk (Filia) ekspresi, İstanbul Sirekci tren garından hareket etti. Kişi başı 52.5 YTL süpliman ödediğimiz bu yataklı tren, İstanbul-Ankara arası sefer yapan yataklı trenlerle aynı: kompartımanlar 2 kişilik, küçük bir buzdolabı, bir ayna ve lavabo gibi olanaklar da yolculuğu daha da keyifli hale getiriyor. Yataklar çok geniş olmasa da şahsi kanaatimce oldukça rahat sayılır. Yol arkadaşım Kenan ile "herhalde yolculuğumuz boyunca bineceğimiz en rahat tren bu olacak" tahminlerinde bulunuyoruz. Tren, Sirkeci-Halkalı banliyo treninin güzergahını bir müddet izledikten sonra kuzeye doğru dönüp oldukça uzun bir tünelden geçiyor, sonra Uzunköprü'ye olan yolculuğuna devam ediyor. Yunanistan sınırına geceyarısından sonra varacağımız için biraz yorgun hissetmeme rağmen uyumak konusunda tereddüt ediyorum.


23:02 - Yataklarımızı açtık, dağıtılan temiz örtü, yastık kılıfı ve pikelerle yataklarımızı hazırlayıp şöyle bir uzanmaya karar verdik biraz. Saat 02:00 civarlarında sınıra ulaşacağımızı sanıyorum, eğer uyumaya karar verirsem alarmı kurup öyle yatacağım sanırım. "Aladdin" marka termosumun 4-5 saat önce koyduğum kaynar suyu gayet yüksek bir sıcaklıkta muhafaza ettiğini görmek beni mutlu etti, bir bardak çay hazırlayıp favorilerimden olan Cadbury's marka kurabiyelerle mideye indirdim. Çerkezköy istasyonuna tren kısa bir duraklama ve -sanırım- yolcu alımından sonra yoluna devam etti.

06.08.08

00:30 - Biraz kestirmiştim, trenin durmasıyla uyandım, ama camdan bakınca herhangi bir istasyon göremedim - belki de diğer taraftaydı. Telefon "Cumhuriyet Mahallesi" civarında olduğumuzu söylüyordu, hatta EDGE bile destekliyordu şebeke, o yüzden uygarlıktan çok uzak olmadığımız sonucunu çıkardım.

01:16 - Uzunköprü'ye vardık, hudut kontrolü için memurların gelmesini bekledik. Ardından pasaportlarımız toplandı, trenden inerek vezneye 15 YTL yurtdışı çıkış harcımızı yatırdık. Memurun geleceğini söylediği "Yunan bagaj kontrolörü"nü beklerken bir bey gelip "Selam delikanlılar -nasıl da anladım ya Türk olduğunuzu!- öğrenci misiniz? Narkotik madde var mı üzerinizde?" diye sordu bize, boynunda da sanırım üzerinde TC Başbakanlık yazan bir kart asılıydı. Kendisine "hayır" diye cevap verince iyi yolculuklar dileyip gitti. Narotik kontrollerinin ne kadar sıkı yapıldığına hayret ettim gerçekten de :)


Yunanistan, Pythion sınır istasyonu
Schengen bölgesine giriş noktamız
02:30 - Meriç ırmağı üzerindeki bir dizi köprüden geçtikten sonra Pythion'a vardık. Genç bir Yunan memur gelip Yunanistan'da nereye gideceğimizi ve ne kadar kalacağımızı sordu. Sırt çantalarımızı görünce -sanırım Interrail'ci insanlara alışıklar- başka soru sormadan, pasaportlarımızı alıp ayrıldı. Uzunca bir bekleyişten sonra sarı t-shirtlü yaşlıca bir adam gelip bize nereden olduğumuzu, üzerimizde sigara veya içki olup olmadığını sordu. Tıpkı Türk meslektaşının yaptığı gibi "hayır" cevabından daha fazlasına gerek duymadan iyi geceler dileyip uzaklaştı.

03:19 - Pasaportlarımızı geri aldık, ancak pasaportun arkasındaki Giriş-Çıkış kısmındaki Giriş bölümüne bir damga basmamış olmaları dikkatimi çekti. Sadece vizemin olduğu sayfanın yan sayfasında tarihi göstereden bir damga vardı yeni olan. Schengen bölgesine girişimizi de -görünüşe göre- sorunsuz yapmanın rahatlığıyla yatağıma uzandım. Cep telefonumun hücre bilgisinde yabancı bir operatör yerine hala "Turkcell - SACLIHUSELLIM" gösteriyor olması da dikkatimi çekti.


Yunanistan, Dostluk ekspresi
Günaydın Kenan!
07:23 - "Biraz Kuzey Yunanistan manzarası izlerim" diye saat 06:00'ya kurduğum alarmı o anda bana dünyanın en tatlı uykularından biri gibi gelen (hep öyle olur ya) bir uyku için epey bir erteledikten sonra dayanamayıp uyandım. Pencereden orman ve yeşillik hasreti çeken ruhumu okşayan bir manzara görünüyordu - uçsuz bucaksız, orman ve çalılıklarla kaplı dağlar, tepeler ve kayalıklar. Pusulama bakarak trenin kuzeybatıya gittiğini kestirince içim rahat etti biraz - demek ki daha Selanik'e varmamıza epey var. Kenan'ın uyanmasını ve kahvaltı etmeyi beklerken manzarayı izledim. Bir süre sonra tren Drama istasyonunda durunca daha epey uzun bir yolumuz olduğu sonucuna varıp biraz daha uyumaya karar verdim.

10:56 - Trenimiz nihayet Selanik'e vardı- on üç saatlik bir yolculuk beklemediğimizden biraz şaşırdık, ama en azından kazasız belasız ilk durağımıza varmıştık.

14:10 - Tren istasyonunda binmeyi hedeflediğimiz 12.40 Atina trenine yer olmadığını öğrenince (ayakta binebiliyorduk ama bu kadar uzun bir yolculuğu ayakta yapmayı göze alamadık) 503 sefer sayılı 16:29 trenine yer ayırttık. Çantalarımızı self-servis istasyon dolaplarına (8 saati 2€) kilitledikten sonra burada bizimle birlikte Dostluk Ekspresi ile Selanik'e gelen iki Interrailci kardeşle, Filiz ve İbrahim ile tanıştık ve birlikte Atatürk'ün doğduğu evi ziyarete gitmeye karar verdik. 20 dakikalık bir yürüyüşten sonra Türk konsolosluğunun yanında yer alan, pembe boyalı, panjurlu, tanıdık görünümlü eve ulaştık.

Yunanistan, Selanik
Atatürk'ün doğduğu ev
Kapıda TC vatandaşı olduğumuzu belirten birer kimlik verdikten sonra güvenlikten geçerek içeriye girdik. Bir bayan, bize evin üç katını dolaştırdı ve kısa kısa odaların işlevlerinden bahsetti. Evin aslına uygun restorasyonu oldukça güzel yapılmıştı, odaların müze amaçlı objelerle donatılmasını da (örneğin Atatürk'ün harp okuludaki karneleri gibi) başarılı buldum. Oradan çıktıktan sonra hemen karşıdaki süpermarketten Atina'ya yapacağımız uzun tren yolculuğu için yiyecek bir şeyler aldık, sonra da sahile inen yolu tuttuk. Yol boyunca ilerlerken restorasyon halindeki Rotund kilisesini ve sahildeki Beyaz Kule'yi görme şansımız oldu, ancak Beyaz Kule'ye giremedik - kapıda açılış saatlerine dair bir şey de yazmıyordu maalesef, ve belirsizce beklemek yer ayırttığımız Atina treninini kaçırmamız anlamına gelebilirdi. Sahilde, Bazilika Tiyatrosu'nun ilerisindeki bir parka oturduk biraz dinlenmek için, hava oldukça sıcaktı ve yürümekten yorulmuştuk. Parkta insanların su içtiği bir çeşme görünce biz de bu çeşmeden faydalandık, biraz ferahladık ve su şişelerimizi doldurduk. Daha sonra tren istasyonuna doğru, batıya yürümeye başladık. Selanik, hem genel havası, hem de sahil şeridiyle İstanbul'un Anadolu yakası andırdı biraz bana - etrafta Yunanca yazılar olmasaydı muhtemelen Yunanistan'da olduğumuzu tahmin edemezdim. Yolda bizi İtalya'ya taşıyacak feribotun şirketi olan Superfast Ferries'in bir acentesine rastladık ve rezervasyon durumu ile ilgili bilgi almak için içeriye girdik. Şu an rezervasyon yapma imkanımız olmadığını, ancak Patras'da feribota binmeden önce yer ayırabileceğimizi, ama yer konusunda pek sıkıntı olmadığını öğrenince içimiz rahatladı. Tren istasyonuna vardığımız zaman ISIConnect hesabımızı ilk kez kullanarak -beklediğimizden daha kolay ve daha etkin çıktı- ailelerimize haber verdikten sonra trene binip beklemeye başladık. Hem hava, hem de tren çok sıcaktı, havalandırma yoktu.

16:50 - Trenimiz 20 dakikalık bir rötarın ardından nihayet hareket etti. Saat 23:00 gibi Atina'ya varacağımızı öğrendik, ama en azından trenin havalandırması çalışıyordu ve oturacak yerimiz vardı.

23:00 - Uzun bir tren yolculuğunun ardından Atina'ya vardık. Tren istasyonundan (adı Larissa, ama Larissa diye ayrı bir şehir ve kendi tren istasyonu da var, bilet alırken dikkatli olmak lazım) çıkıp sağa doğru yürümeye başladık ve kısa bir yürütüşten sonra iki gün önceden yer ayırttığımız, ilk hostelimiz San Remo'ya vardık. Odamıza çıktığımızda odadaki altı yatağın ranzalı değil de ayrı, tek katlı yataklar olduğunu, tavanda çok da işe yaramayan bir pervane ve bir kapıyla odadan ayrılmış minik (ve duş perdesi olmayan) bir duş/tuvalet odasından başka kayda değer bir şey yoktu odada. Karnımız açtı ve pek yemek hazırlayacak metanetimiz kalmamıştı, o yüzden yemek için dışarı çıkmaya karar verdik. Hostelin yakınlarındaki Metaxourgio istasyonundan 24 saat için geçerli (yarın sabah da ihtiyacımız olacaktı) birer taşıma bileti aldıktan sonra (3€) metroyla Syntagma istasyonuna gittik. Yolculuğumuzun belkemiği, kutsal kitabımız Lonely Planet yayınlarının Europe on a Shoestring'in önerdiği Savas restoranına doğru ilerlemeye başladık. Atina'nın merkezi ve alışveriş bölgesi olan bu İstiklal Caddesi-vari alan, yer yer Monastiraki gibi tarihi eserlerle renkleniyordu. Biraz sonra sola döndük ve bir anda gece elbisesini -ışıklarını- kuşanmış, muhteşem bir Akropolis manzarası karşımızda yükseldi. Sabah olsun da tepenin binlerce yıllık eserlerinin arasında dolaşalım diye can atıyorduk. Savas'a ulaştık, 2.20€'ye birer Traditional Souvlaki (diğer menüler çok daha pahalıydı, ama bizim yediğimiz de gayet güzeldi) yedikten ve yanında birer bira içtikten sonra (bira Türkiye restoran standartlarına göre ucuz sayılırdı) geldiğimiz yoldan hostelimize geri döndük. Duş aldıktan sonra hemen uyuduk, çünkü yarın için planlarımız erken kalkmayı gerektiriyordu.

07.08.08


Yunanistan, Atina
Akropolis
18:36 - Gün epey hareketli geçtiğinden bu saate kadar yazma fırsatım olmadı. Sabah 07:45 gibi Larissa tren istasyonuna gidip Patras'a yerlerimizi ayırttık. Dün sorduğumuzda veznedeki amca eliyle yan tarafı göstermişti, ben de Information Desk'i gösteriyor, herhalde vezne kapanmış, yarın saat kaçta açılacağına bakın gibi bir anlam çıkartmıştım bundan. Meğer Peloponnese bölgesine giden trenler için ayrı bir vezne varmış, onu gösteriyormuş. Görevlinin 12:00 de kalkacağını söylediği trene aldığımız biletin üzerinde 13:45 Kiaton-Patras yazıyordu. Saat 12:00'de Atina'dan kalkan trenin Kiaton'a gittiğini, oradan tren değiştirmemiz gerektiğini öğrendik sonra. Tren bileti meselesini hallettikten sonra Metaxourgio'dan metroya binip Acropolis istasyonuna indik ve tepeye doğru ilerledik. Veznedeki bayana ISIC kartlarımızı (Uluslararası Öğrenci Kartı) gösterip 6€'ye birer öğrenci bileti alıp içeri girdik...ve tam 3 saat boyunca antik Yunan, Bizans ve Roma uygarlıklarının bıraktığı hayranlık uyandırıcı eserlerle bezeli, şehrin tam ortasında bir taç gibi yükselen tepenin büyülü dünyasında kendimizi kaybettik. Adım başı yükselen sütunlar, dev amfitiyatrolar, basamaklar, ve tepenin en üstünde dün gece ışıklandırılmış haliyle gördüğümüz Parthenon ile Erecthelion... Tepenin yüksekliğinin sağladığı 360 derece Atina manzarası da etrafımızı sarıyordu. Tepeden indikten sonra biraz yürüyüp yukarıdan gördüğümüz Antik Agora ve hemen yanında yükselen Hephaestus Tapınağı'nı da gezdik.

Yunanistan, Atina
Ancient Agora'da Hephaestus Tapınağı
Ancak trenimizin kalkmasına sadece bir saat kalmıştı, ve daha ne yemek yemiş, ne de 16 saat sürecek olan feribot yolculuğumuzda yemek yiyebilecek şekilde hazırlık yapmıştık. O yüzden içimiz acıya acıya, antik dünyanın yedi harikasından biri olan devasa Zeus heykelinin de içinde bulunduğu Arkeoloji müzesini ve görmeyi çok istediğim Delphi bölgesi gibi Atina'nın pek çok harikasına uğrayamadan, bir süpermarkette alıverişimizi yapıp hostele geri döndük, çantalarımızı aldık, oradan da tren istasyonuna gidip trenimize bindik.Atina'dan Kiaton'a yol 1,5 saat sürdü, oradan da Patras trenine bindik. Patras treni bizim için çok hoş olmayan bir tecrübe oldu; rezervasyonumuzun olduğu 1 numaralı vagon ortalarda yoktu, biz de uzunca süren bir belirsizlikten sonra boş bulduğumuz yerlere oturduk. Oturduğumuza da adeta pişman olduk, koltuklar belimi ağrıtacak kadar rahatsızdı. İki buçuk saat süren bu işkenceden sonra Patra'ya vardık ve kişi başı 37€ (evet! 20€ yüksek sezon süplimanı, 7€ liman vergisi, 10€ yakıt ücreti) vererek saat 18:00'de kalkacak ve bizi Bari'ye ulaştıracak olan Superfast XI isimli dev feritbota bindik.

Yunanistan, Patras
Superfast XI feribotu
Interrailciler olarak çok da fazla bir beklentimiz yoktu bu feribottan, ben üstü açık bir güvertede, yağmur/güneş/rüzgar/vb. etkisinde 16 saat geçireceğiz diye hazırlamıştım kendimi, ama feribotun konforu bizi epey şaşırttı - 12 katlı dev feribotun en üstlerinde bir yerde, üzeri ve yanları pleksiglasla kapatılmış bir güverteye aldılar bizi. Güvertede kocaman, beyaz plastikten masalar ve üzerine yatılabilecek kadar uzun sıralar, bir bar-restoran, bir havuz ve duşlar vardı. Feribotun kendisi zaten inanılmaz derecede lükstü aslında, beş yıldızlı bir otelden farksızdı. Çok acıktığımız için güzel bir sandviç partisi yapıp karnımızı doyurduk. Bizimle birlikte Dostluk Ekspresi'nden Selanik'e inen dört arkadaşla şimdiye kadar hep aynı güzergahta gittiğimizden feribotta da beraberdik. Akşam geç vakitlere kadar yedik, içtik ve keyifli sohbetler ettik. Bir ara arkadaşlardan ikis ortadan kayboldular, döndüklerinde ellerinde bir yığın bozuk para vardı - meğerse geminin bir de kumarhanesi varmış, oraya gitmişler, şansları da yaver gitmiş ve neredeyse gemiye ödediğimiz süplimanı karşılayacak kadar para kazanmışlar! Kulağa çok cazip gelse de riskli olduğunu düşündüğümden kendilerini tebrik ettikten sonra matımı yere serdim ve uyumaya çekildim.

08.08.08

(saat dilimi değişiyor: GMT+2 --> GMT+1, saatlerimizi bir saat geri aldık)

08:30 - Güzel bir uykunun ve yine sandviçli bir kahvaltının ardından İtalya'nın Bari kentine vardık. Arkadaşlarımızdan Filiz, Erasmus kapsamında bir sene Napoli'de okuduğundan İtalyanca biliyordu, ve limanda İngilizce konuşunca pek cevap alamadığımız İtalyanlardan biriyle konuşarak bize tren istasyonunun buraya 5 kilometre mesafede olduğunu, 20 numaralı otobüse binmemiz gerekeceğini söyledi. Otobüs durağı olduğunu öğrendiğimiz büyük, çadır gibi bir yapının altında beklemeye başladık.

09:20 - Otobüs Piazza Moro'ya ulaştı, tren istasyonuna girdik ve Napoli'ye buradan Taranto üzerinden gidebileceğimizi öğrendik. Tren 10:15'de kalkıyordu, biz de meydan civarında yiyecek bir şeyler alabileceğimiz bir süpermarket aramaya koyulduk. Meydanın hemen arkasındaki bir Conad marketten alışveriş yaptık, yan sokaklardan birinde de bir Vodafone dükkanından 10€ ödeyerek 5€ kontör yüklü bir cep telefonu hattı satın aldık. Dükkanda pasaportumun fotokopilerini alan bayan, hattı Avrupa'nın her yerinde kullanabileceğimizi ve 24 saat içinde hattın aktif olacağını söyledi. Daha sonra istasyona dönerek Taranto trenine bindik.

11:50 - Taranto'ya ulaştık, buradan Napoli'ye gitmek için 12:50'de kalkan, Trenitalia'ya bağlı ve binmek için para ödemeyeceğimiz bir otobüse binmemiz gerektiğini öğrendik. Otobüs, tren istasyonunun hemen karşısından kalktığı için tren istasyonunda beklemeye başladık.

12:50 - İstasyonun hemen karşısına gelen otobüse Interrail biletlerimizi gösterip bindik. Otobüs, kliması olmayan tren istasyonundan sonra cennet gibi geldi bize, Türkiye'deki şehirlerarası otobüslerden farksızdı.

15:00 - Ormanlarla kaplı dağlarından arasından giden, tünelleri, köprüleri eksik olmayan bir yoldan ilerleyerek Napoli yakınlarındaki Potenza'ya ulaştık. İki saat içinde Napoli'ye ineceğimizi tahmin ediyoruz.

09.08.08

10:23 -

İtalya, Napoli
Piazza Gesú Nuevo
Dün otobüsümüz 17:00 gibi bizi Napoli Garibaldi meydanına ulaştırdı. İstasyondan bir günlük Napoli toplu taşıma bileti aldıktan (3.10€) sonra Metropolitan trenine binip burada kalacağımız hostelin bulunduğu Mergellina istasyonuna gittik. Açıkçası ne istasyonların, ne de trenin çok da içimi ferahlattığını söyleyemeyeceğim; grafitilerle kaplı, loş ve rutubet kokulu istasyonlar bana Napoli'nin pek de güvenli bir yer olmadığına dair duyduğum hikayeleri anımsattı, ama Mergellina'ya sırtımızda koca çantalarla yürümemiz pek de mümkün görünmüyordu. Mergellina'da indikten sonra tren istasyonunun hemen arkasında bulunan Ostello Mergellina (Mergellina Youth Hostel) e gittik. Aslında istasyonun hemen yanında yer almasına rağmen aradaki kapı açık olmadığı için istasyonun etrafından dolaşıp hostelin bulunduğu tepeyi tırmanmamız gerekti. Hostel, bir HI (Hostelling International) hosteliydi; ortak odası oldukça güzel görünüyordu ve klimalı olması Napoli sıcağından bunalmış olan bizleri epey bir rahatlattı. Odamıza çantalarımızı bırakıp birer duş aldıktan sonra Filiz ve İbrahim ile buluşacağımız Piazza San Domenico Maggiore için yola çıktık. Trene binip Montesante istasyonunda indik, kitabımızdaki harita yardımıyla ilerlemeye başladık. Napoli sokaklarının bambaşka bir havası vardı: etrafı iki-üç katlı eski binalarla nefes aldırtmayacak kadar sıkıca çevrilmiş, arnavut kaldırımı döşeli, daracık sokaklardı bunlar. Mermer üzerine kazınmış sokak isimleri, duvarları boydan boya kaplayan grafitiler, ve adım başı karşımıza çıkan piazzalarda (meydan) yükselen kocaman obeliskler, heykeller ve antik kiliseler de şehrin atmosferini bambaşka bir hale sokuyordu. Bütün bunların yanında, Napoli'deki suç oranı ile ilgili duyduklarım ve kitaptan okuduklarım beni biraz tedirgin etmiyor değildi; daracık sokaklardan birinde burada sık sık rastlanıldığı söylenilen sokak çetelerinden birine rastlamaktan korkuyordum, ama bütün bunlar atmosferi daha da kuvvetlendiriyor ve tıpkı Lonely Planet'ın da söylediği gibi, insana yaşadığını daha da iyi hissettiriyordu :). Buluşma yerimize biraz geç kaldık, ama anlaştığımız saate kadar beklememize rağmen Filiz ve İbrahim gelmediler - muhtemelen işlerini ayarlayamamışlardı. Karnımızın gürültüsünü daha fazla bastıramayarak buradan Via di Tribunali üzerindeki Pizzeria Di Matteo'ya gittik -kitabımızın önerdiği meşhur Napoli pizzacılarından biriydi burası- ve menüyü uzunca bir süre inceledikten sonra bir Margaritha Con Pepperoni, bir Bianca Panna Proscittuo E Funghi, iki de sodalı su söyledik. Bize yıllar sürmüş gibi gelen bir bekleyişten sonra pizzalarımız geldi. O muhteşemn varlıklar hakkında burada yapabileceğim hiç bir

İtalya, Napoli
Castel Nuevo
yorum nasıl olduklarını anlatmanın yakınına bile yaklaşamaz, o yüzden bu güne kadar "pizza" diye yediklerimin bundan çok, ama çok uyzak şeyler olduğunu belirtip devam edeceğim sadece. Yapabileceğim tarafsız gözlemlerden biri de buradaki pizzaların büyüklük/fiyat açından Türkiye'dekilerden çok daha başarılı olduğu - kocaman (hatta o kadar aç olmamıza rağmen hepsini yiyemeyip iki dilim bıraktık) pizzalarımızın her biri sadece 6€ idi. Karnımızı doyurduktan sonra çok beğendiğimiz Piazza Gesú Nuovo'da biraz oturduk ve birer bira içtik, sonra da sahile doğru indik. Sahile inerken Castel Nuovo'nun yanından geçtik, ışıklandırmasıyla oldukça ihtişamlı görünüyordu. Sahilde biraz gezinip Napoli'nin ışıldayan manzarasını biraz seyrettikten sonra hostelde curfew (gece belirli bir saatten önce dönme zorunluluğu) olup olmadığını bilmediğimizden, saat de geceyarısına yaklaşıyor olduğundan Mergellina'ya otobüsle döndük ve hostelimize dönüp hemen uyuduk. Sabah yine birer duş yaptıktan sonra hostelin kahvaltı salonuna inip gecelik ücrete dahil olan kahvaltımızı yaptık ve Roma'ya yerimizi ayırtıp Pompeii'yi ziyaret etmek için Stazione Garibaldi'ye gittik. Bilet kuyruğunda neredeyse 1 saat bekledikten sonra boşuna beklediğimizi, trene rezervasyon gerekmediğini, doğrudan binebileceğimizi öğrendik. Pompeii'ye giden Circumvesuviana hattında Interrail veya Napoli toplu taşıma biletlerimiz geçerli olmadığından 3.70€'ye birer bilet aldık ve treni beklemeye başladık.


İtalya, Pompei
Pompei ve arkaplanda katili Vezüv
15:00 - 10:41 trenine binerek 45 dakikalık bir yolculuktan sonra Pompeii'nin hemen yanındaki istasyona (Pompeii Scavi - Villa dei Misteri) ulaştık. Girişte İtalyanların öğrenciliğimizi "tanımaması" sonucu (daha doğrusu, sadece Avrupa Birliği ülkelerinin öğrencilerini tanımasından dolayı) 5.5€'lik indirimli biletten yararlanamadığımızı, içeri girmek istiyorsak 11€ vererek tam bilet almak zorunda olduğumuzu öğrendik. Ben bu biletin bizi Vezüv'e çıkan otobüs/teleferiklerden birine de bindirebileceğini umuyordum, ama maalesef öyle olmadığını, bu yolculuğun 17€'lik başka bir bilete tabi olduğunu öğrendik. Pompeii'de mutluluğu bulmayı umarak altı metre volkanik külün altından çıkarılan 2000 yıllık devasa şehrin yıkıntıları arasında 2 saat kadar dolaştık, ancak günlük bütçemizin üçte birini giriş bileti ve buraya ulaşım için harcadığımızdan geziyi tam anlamıyla tadına vararak yapmamızı sağlayabilecek sesli dijital rehberlerden birini kiralayamadığımızdan biraz hayal kırıklığına uğradık. İstasyonda birer sandviç yapıp yedikten sonra trenle önce Piazza Garibaldi'ye, oradan da hostelimize döndük, biraz dinlendikten sonra çantalarımızı alıp Roma'ya gitmek üzere tekrar yola çıktık.

16:38 - Trenitalia'nın Yunanistan trenleriyle karşılaştırılamayacak kadar (özellikle de Patras'a giden) rahat, güzel trenlerinden birinde yerlerimizi aldık. Kliması, koltuğun baş yaslama yerinin yanlarına doğru uzanan çıkıntıları ve rezervasyon istememeleri ile takdirimizi kazandı bu trenler :). Napoli'den ayrılacağımız için biraz garip hissediyorum kendimi. Her ne kadar şehrin ve bölgenin bazı saçmalıkları bazen beni çok sinirlendirmiş olsa da, gerçekten de kendine has bir havası olduğu ve bu havanın insanın içine işlediği yadsınamaz. "Une notte a Napoli" (Napoli'de bir gece), bu 2500 yıllık şehri ve insanlarını tanımak için yeterli değildi belki de...belki de tam kıvamında kalmıştır.

19:30 - Trenimiz Roma Termini'ye ulaştı. Burası oldukça büyük ve modern, bir havaalanını andıran bir tren-metro istasyonu ve alışveriş merkezi karışımı bir yer. Roma'da kalacağımız yer biraz uzak olduğundan (3 vasıta!) iner inmez metroya gittik. 4€'ye "bir günlük" biletler aldık, ama bunların 24 saatlik değil de ilk kullanımdan aynı günün geceyarısına kadar geçerli olduğunu öğrenince bunları yarına saklayıp şimdilik 1€'lik 75 dakika geçerli biletlerden almaya karar verdik. Metro B hattına binip EUR Magliana'ya doğru yola koyulduk.

21:30 - Magliana'dan  Ostia Ldio trenine binip Cristoforo Colombo istasyonunda indik. Burada biraz bekledik, sonra üzerinde "Country Club Castelfusano" yazan büyük, gri bir otobüs gelip bizi ve büyükçe bir yerli turist grubunu alıp kalacağımız yere ulaştırdı. Country Club Castelfusano, (broşüründe yazdığına göre) 500 yıllık, kocaman ağaçların oluşturduğu, deniz kenarına 1.5km mesafede, içinde çadır/karavan alanları, bungalovlar, yüzme havuzları, restoranlar ve bir süpermarket barındıran kocaman bir tatil köyü havasında. Resepsiyona gittiğimizde oradaki bayan bizi çok sıcak karşıladı, girişlerimizi yaptı, bize kullanabileceğimiz servisler ile ilgili bir sürü bilgi verdi ve yanında oturan meslektaşlarından birine bizi kalacağımız yere bırakmasını söyledi. Gecesine 4.5€ ödediğimiz bir yerden böyle sıcak bir muamele beklemiyorduk doğrusu! Gerçi kalacağımız yerin içinde 4 kişilik bir ranza ve bir buzdolabı bulunan, büyükçe bir çadır olduğunu öğrenince biraz şaşırdık, ama hayal kırıklığına uğradık diyemem doğrusu.

23:37 - Kamp ocağımızı kurduk ve akşam yemeğimizi hazırlayıp yedik. Yemeğimizi hazırlarken oda arkadaşlarımızdan birisi ve bir arkadaşı ile tanıştık, sanırım ikisi de Kolombiyalı idi (biraz iletişim problemi yaşadık, biri az İngilizce, diğeri de sadece İspanyolca'yı andıran bir dil konuşuyordu). Daha sonra havanın bu enlem için şaşırtıcı derecede serin olması ve gecelik ücretin yorgan/örtü gibi bir şeyleri kapsamamasından dolayı uyku tulumlarımızı yatakların üstüne serip uyuduk.

10.08.08


İtalya, Roma
Fontana di Trevi
20:56 - Uzuuun bir günün ardından kampımıza dönmek için Magliana istasyonunda Ostia Lido trenini bekliyoruz. Sabah 09:00 gibi süpermarketten atıştıracak bir şeyler alıp shuttle ile Cristoforo Colombo istasyonuna gititk, oradan da tren ve metroyla Roma'ya ulaştık. İlk durağımız Barberini metro istasyonunda inerek ulaştığımız Fontana di Trevi, yani meşhur Trevi Çeşmesi oldu. Bu şelala yavrusunu ilk gördüğüm anı hiç unutamıyorum. Muhtemelen Pazar sabahı olduğu için oldukça boş olan Roma sokaklarında ilerliyorduk, bir köşeyi döndük...ve bir anda mahşer gibi bir kalabalığın içine daldık. Yüzlerce insan, dev çeşmenin etrafında toplanmış, hayran hayran bakınıyor, fotoğraf, video çekiyor, sularına para atıyor, turist rehberleri gruplarına çeşmenin hikayelerini anlatıyor...kalabalığın arasına karışıp fotoğraf çekme ve sırtımızı çeşmeye dönüp gerisingeri 10 sent atma görevlerimizi yerine getirdikten sonra yolumuza devma ettik. Birbiri ardına muhteşem, "oculus"lu kubbesiyle Pantheon, sanatçıları ve "Dört Nehirler Çeşmesi" (o sırada restorasyon halindeydi) ile Piazza Navona, ve şimdi adını hatırlamadığım, bazılarının adını bilmediğim, sayısız tarihi bina, heykel, meydan, sütun, kapı.... An olmuyordu ki masum masum ilerlerken bir köşeyi dönelim ve bu masallardan, filmlerden çıkma eserlerden biri karşımıza çıkmasın! Huşu içerisinde ilerleyip Tiber ırmağına ulaştık ve Ponte Garibaldi'den karşıya geçtik. Aşağıda Tiber ırmağı yayıla yayıla akıyor, üzerinde çeşitli su kuşları geziniyor, hafif bir rüzgar ırmağın aktığı kanal boyunca ağaçları dans ettiriyordu. Bu şehirde yaşayan insanları çok kıskandım bir kez daha, nasıl bir şeydir, hayal edemiyorum... Epey bir yürüyerek St. Angelo kalesini geçtik. Ponte Cavour'dan tekrar karşıya geçerek Augustus'un mozolesinin sergilendiği cam binanın yanındaki çeşmeye ulaştık. Burada turistler, ayakkabılarını çıkarmış, "girilmesi kesinlikle yasak" olan çeşmenin serin ama sığ sularında geziniyorlardı. Biz de onlara katılıp biraz serinledikten sona, yemek yemeyi umduğumuz Gusto'ya ulaştık, ama maalesef bugün 19:30'a kadar sadece Brunch verdiklerini öğrendik. Otobüse binip Musevi gettoları bölgesindeki başka bir lokantayı denedik, ama şansımıza onun da sahibi yaz tatiline çıkmıştı. Şansımıza küsüp Stazione Termini'ye giden bir otobüse bindik. Burada kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzu fark eden başka bir Interrailci Türk arkadaş geldi yanımıza, biraz sohbet ettik. Bize buradan ayrılmadan önce bir gece mutlaka Piazza di Spagna'ya gitmemizi önerdi. Kendisine teşekkür edip vedalaştıktan sonra Termini'de indik, oradan metroyla Barberini istasyonuna gittik ve Trevi Çeşmesinin hemen yanındaki Antico Forno'dan yiyecek bir şeyler alıp yan sokaklarda bir kaldırım kenarına oturarak artık çok gecikmiş olan öğle yemeğimizi yedik. Biraz dinlendikten sonra -bu kadar gezdikten sonra gerçekten de çok yorulmuştuk- hemen yakınlardaki San Crispino'dan birer Roma dondurması (gelato) yedik, özellikle ballı ve kavunlular çok lezzetliydi. Barberini'ye geri yürüyüp Termini'ye döndük; yarın çantalarımızı bırakacak bir yere ihtiyacımız olacaktı, ama istasyondaki dolaplar çok pahalıydı, o yüzden hemen istasyonun karşısındaki Pop Inn Hostel'e gidip yarın için yer durumunu sorduk. Burası kitabımızın da tavsiye ettiği, istasyona çok çok yakın, güzel bir hosteldi. Resepsiyondaki bayan bizi çok sıcak karşıladı, ama maalesef bütçemiz yegane boş odalar olan 4 kişiliklerde bir gece için kişi başı 27€ yi kaldıracak durumda değildi. Durumumuzu anlatınca resepsiyonist bayan bize günlüğü 2€'ye bagaj tutan, aynı zamanda bir çamaşhırane ve internet erişim noktası olan, Pop Inn'in de beraber çalıştığı bir yeri tavsiye etti. Teşekkür ederek oradan ayrıldık ve Termini'den akşam yemeği alışverişimizi yapıp kamp yerimize döndük.

11.08.08


İtalya, Roma
Roma Lido sahili
11:39 - Country Club Castelfusano'dan denizine de girmeden ayrılmayalım diye sabah çantalarımızı bagaj bölümüne bırakıp shuttle ile Lido sahilindeki ücretsiz plajlardan birine gidip deniz keyfi yaptık. Klasik akdeniz tuzluluğunda olan deniz bulanık olmasına rağmen serindi, oldukça da temiz sayılırdı. Deniz keyfinden sonra buradaki suyu buz gibi soğuk duşlarda duşumuzu da alarak yine shuttle ile CCC'ye döndük.

23:20 - Yine yoğun bir günün ardından geç gelen bir yazı...olaylar çok hızlı geliştiği için yazma fırsatım olmadı. Termini'ye vardıktan sonra bir anda planlarımızı değiştirip Roma'da bir gün daha kalmaya karar verdik, Floransa'yı tamamen es geçip Pisa'ya da belki günübirlik gitmeyi uygun bulduk. Kalacağımız yere karar vermemiz çok zor olmadı, hemen Pop Inn'e gidip odamızı ayırttık -4 kişilik odada 2 kişi için kişi başı 27€- sonra yıkanacak eşyalarımızı alıp çantalarımızı hostele bırakarak Pop Inn'in yan kuruluşlarından, resepsiyonistin bize dün bahsettiği Splashnet'e gittik. Yıkama+kurutma 6€, 15 dakikalık internet ise bedavaydı Pop Inn'de kaldığımız için. Çamaşırları verdikten sonra saatin çok ilerlediğini, hemen yemek yiyip gitmezsek gezmeyi planladığımız Kolezyum ve Palatine Tepesi'ne yetişemeyeceğimizi farkettik ve o telaşın içinde Termini yakınlarında bir menüsü ucuz görünen, pastane-restorant karışımı bir yerde güzel bir kazık yedik.

İtalya, Roma
Kolezyum (Colosseo)
Makarnası güzel olsa içim yanmazdı, ama bildiğimiz domatesli spagettiyi Sphagetti Ragú diye ısıtıp getirdiler önümüze resmen. Midemize oturan bu yemeğin ardından metroya binip Kolezyum'a ulaştık. Antik Roma'nın devasa arenasını barındıran bu heyula, eski günlerin ihtişamını aratmıyordu dışarıdan. Ve kapısındaki kuyruk da en az o kadar heybetliydi. 1 saat kadar bilet sırası bekledikten sonra ani bir kararla 3 gün ulaşım ve ilk iki müze girişini ücretsiz, sonrakileri de indirimli yapmamızı sağlayan Roma Pass'ten almaya karar verdik. "Keşke en başta alsaydık" dememize rağmen, gideceğimiz yerlerde kullanınca bile kara geçeceğimiz belliydi. Epeyce bir süre etrafta ve sergide gezinip burada fotoğraflar ve Sezar'ın Brütüs ile nihai karşılaşmasını konu alan saçma ama eğlenceli bir canlandırma videosu çektikten sonra aceleyle kapanmadan içeriye girebilme umuduyla Palatine tepesine gittik, ancak 10 dakika kadar geç kalmıştık ve burası da kapanmıştı. Biz de hostelimize gidip dinlenmek, yemek yapıp yemek ve kuruyan çamaşırlarımızı alıp ileriye yönelik hostel rezervasyonlarımızı yapmak (ve biten pillerimizi şarj etmek, ve... daha gider bu!) için Termini'ye döndük. Saat 23:00 gibi dinlencemizi ve işlerimizi bitirip metroyla Piazza de Popolo'ya gittik. Oradan yürüyerek Augustus'un mozolesini geçtik ve meşhur Piazza di Spagna'ya ulaştık. Bu merdivenler, geceleri neşeli bir turist kalabalığına ev sahipliği yapıyor - sabahın erken saatlerine kadar sohbetler, müzik ve dans süregidiyor. Biz de birer içki alıp ortalarda bir yerlere oturduk.

12.08.08

03:30 - Merdivenlerde oturup etrafı izliyorduk, çok geçmeden genç bir kız yanımıza gelip "merhaba, sanırım siz de Türksünüz?" dedi. Tanışıp onların yanına oturduk. Bizim gibi üniversite öğrencisi Interrailciler idi onlar da, dört kız cesaret edip Interrail'e çıkmalarına biraz şaşırdım açıkçası, ama birbirlerinden aldıkları destekle İtalya gibi modern olmasına rağmen sık sık laf yedikleri (bunu duymak da epey şaşırtıcıydı) bir yerde bile çok sorun yaşamadan idare edebiliyorlardı. Onlarla uzun uzun sohbet ettik, yol hikayelerimizi paylaştık ve epey bir güldük. Bize ertesi gün yemek yememiz için bir yer tavsiye ettiler. Daha sonra onlarla vedalaşıp Piazza Barberini'ye yürüdük ve oradan N1 gece otobüsüyle Termini'ye ulaştık, hemen hostelimize varıp uyuduk.


İtalya, Vatikan Şehri
St. Peter Bazilikası
23:42 - Çılgın, yorucu, ama yine çok güzel bir Roma gününün ardından, Roma-Bolonya-Venedik hattının ilk yarısında bizi taşıyacak olan trenimizi Roma Tiburtina (gece trenleri buradan kalkıyormuş) istasyonunda bekliyoruz. Sabah erkenden kalkıp Pop Inn'in gecelik ücretine dahil olan kahvaltımızı Traveler's Cafe'de bir kruvasan ve bir içecekle ettikten sonra (kruvasan pek güzeldi) metroyla Octaviana istasyonuna gittik ve nehir gibi akan turistlerin arasına karışarak Vatikan St. Peter bazilikası için kuyruğa girdik. Kuyruk Kolezyum'dakinden bile korkunç görünmesine rağmen çok daha hızlı ilerledi ve yarım saatte içeriye girmeyi başardık. Şimdiye kadar gittiğimiz kiliselerden farklı olarak, bu Katolik mezhebinin en kutsal mekanına girebilmek için dizleri ve omuzları kapalı kıyafet giymek gerekiyor, yoksa sizi kapıdan çeviriyorlar. St. Peter Bazilikası, Hristiyanlığın en kutsal ve en yüce kilisesi olarak biliniyor; ve dini açıdan yorumlayamayacak olsam da mekanın hem iç, hem de dış güzelliği ününü hak ediyor. İlk papa ve Hz. İsa'nın on iki havarisinden biri olan St. Peter'in ismini taşıyan dev yapı, aralarında Mikelanjelo'nun da bulunduğu pek çok sanatçının imzasını taşıyor. Heykelleri, mozaikleri, freskleri, sunakları, yer süslemeleri, içeriye ince ışık huzmeleri gönderen pencereleri ve başdöndürücü yükseklikteki kubbesi ile artık Roma'nın süprizlerine alışmış olan bizlerin bile ağızlarını uzunca bir süre açık bırakmayı başardı. Kubbenin üzerine çıkmak istedik, ama ayrıca bilet almak gerektiği için ve Roma bütçemize iyice yüklenmeye başladığı için Vatikan gezimizi burada sonlandırıp dün gezemediğimiz Palatine Hill ve Roman Forum'u gezmek üzere metroyla Colosseo istasyonuna gidip sıra beklemeden Roma Pass'ımızla içeri girdik.

İtalya, Roma
Roman Forum'un tepeden görünümü
Öncelikle her köşesi tapınaklar, taklar, sütunlar ve bazilikalarla bezeli, bir zamanlar Roma'nın yönetildiği Roman Forum'u gezdik, ardından Palatine Hill'e çıktık. Aynı anda sadece 5 kişilik grupların ziyaret edebildiği Augustus'un evi için de sıramızı bekleyip orayı da gezdikten sonra -şahsen sıra beklemeye değer bulmadım- çok yorgun ve aç olduğumuzdan gezimizi sonlandırıp Termini bölgesinde kitabımızın önerdiği restoranlara baktık, ancak ikisi de kapalıydı, biri de bir-iki saat sonra açılıyordu. Yine de bu bölgeye gelmemiz boşuna olmadı, çünkü hostelimizin internet erişimini sağlayan yer bizden fotoğrafları USB belleğe atabilmemiz için 5€ ek ücret istemiş, biz de geri çevirmiştik; ama buradaki bir internet erişim noktası bu ek ücreti talep etmeden bunu yapmamıza izin verdi. Sabahtan beri bir şey yememiş olmanın verdiği korkunç açlık iyice başımıza vurmuştu artık, o yüzden dün gece Spanish Steps'de tanıştığımız arkadaşların bize önerdiği yere gitmeye karar verdik. Metroyla Piramido istasyonunda inip biraz yürüyerek Via Galvani üzerinden Montetestaccio'ya ulaştık ve arkadaşların bahsettiği yeri bulduk. Restoranın sahibi olan İtalyan bayan bize arkadaşlarımızın da bahsettiği, kulağa pek hoş gelen ve oldukça şahane görünen bir menüden bahsetti. Tek sorun, buranın da açılmasına daha 1 saat kadar süre olmasıydı. Biz de Roma Termini'ye dönüp alışverişe gittik, sonra da aynı yoldan geri dönüp restorana oturduk ve yemeğe başladık. Öncelikle küçük, üzerine zeytinyağı gezdirilmiş kızarmış ekmekler ve yanında banılıp yenilmek üzere beş çeşit leziz yerel sos tabağı geldi. Biz bunları silip süpürdükten sonra, sanırım "antipasta" olarak, kızarmış enginar ve kabak, peynir, domuz pastırması ve başka bir çeşit yerel ekmek geldi. Uzunca bir aradan sonra da nihayet esas yemeğimiz olan, farklı bölgeleri farklı malzemelerle süslenmiş olan, kocaman bir pizza geldi. Birer içecek dahil olan bu menüye kişi başı 7.5€ ödeyeceğimize inanamıyorduk. Nitekim hesap 30€ gelince 15€'nin menünün tamamı değil, kişi başı olduğunu öğrendik, ama yediklerimiz bu tuzlu meblağı hak edecek kadar güzeldi. Otobüsle Termini'ye dönüp Pop Inn'den çantalarımızı aldıktan sonra Metro B hattının Rebbibia istikametine binip Tiburtina istasyonuna ulaştık.

13.08.08

06:47 - Trenimiz 6 saatlik bir yolculuktan sonra Bologna'ya ulaştı. "Espresso" cinsi trenimizde kayarak birleşip yatak haline gelen karşılıklı koltuklarda uyuduk, oldukça rahattı. Bir ara Interrail biletimizin burada rezervasyonsuz geçmeyeceğinden endişelenmiştik, ama neyse ki böyle olmadı. Bologna'da Venedik St. Lucia'ya gidecek olan trenimizin kalkmasını bekliyoruz.


İtalya, Venedik
Kanallar ve aşıklar - işte Venedik!
10:01 - Saat 09:30 gibi Venedik St. Lucia istasyonuna vardık ve bilet kuyruğuna girip gece 20:30'da buradan kalkıp sabah 08:30'da Viyana Westbahnhof'a varacak olan gece trenine kişi başı 27€'den iki yatak rezervasyonu yaptık. Biraz pahalı da olsa hem Avrupa'nın güzel gece trenlerinden biriyle seyahat edeceğiz, hem de sabah erkenden olmak istediğimiz yerde olacağız.

16:21 - Kanallar Şehri'ni gezmeyi bitirdik ve istasyona döndük. Venedik, sokaklarında kaynayan yüzlerce turisti saymazsak aslında inanılmaz derecede huzur dolu bir yer. Popüler yerlerden uzaklaşıp ara sokaklara girdiğimizde birden etrafa hakim olan sessizlik, iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği darlıkta sokaklar, blok binalar, pencerelerden sarkan çiçekler ve her yanı saran kanallarda nazlı nazlı yüzen gondollar... Yol bulması nispeten zor bir yer olmasına rağmen gezimiz beklediğimizden daha kısa sürdü. San Paolo ve San Marco meydanlarını gezdik, girişi ücretsiz olan keman müzesini ziyaret ettik ve hediyelik eşya dükkanlarının vitrinlerini süsleyen Murano camlarını seyrettik. Bir süpermarkette gece yolculuğu için alışverişimizi yaptıktan sonra daha fazla bagaj parası ödememek için istasyona döndük ve bekleme salonuna geçip (salona girmek için gece treni rezervasyonlarımızı gösterdik) beklemeye başladık. Tabii salona girmeden dünden kalan yiyeceklerimizle öğle yemeğini de halletmeyi ihmal etmedik :)

21:00 - Trenimiz venedik Santa Lucia garından ayrıldı. Rezerve ettiğimiz yatakların, 6 kişilik bir ranzalı kompartımanın orta katları olduğunu öğrendik - kompartıman da çok büyük olmadığından, pek hareket edecek alan kalmıyordu kimseye. Ama en azından yataklar rahattı ve 220 volt prizler mevcuttu. Az sonra bilet kontrolörü geldi, kendisinin Türk olduğunu farkedince biraz sohbet ettik kendisiyle. Tren ücretine kahvaltının da dahil olduğunu söyleyince sevindik, sabah içecek olarak çay mı yoksa kahve mi istediğimizi sordu. Temiz yastık, çarşaf ve örtüler dağıttı. Daha sonra günü -hatta haftanın- yorgunluğu üzerimize çöktü ve uykuya daldık.

14.08.08

09:00 - Trenimiz saat 08:40 gibi Viyana Westbahnhof'a ulaştı ve kısa bir yürütüşten sonra Hostel Ruthensteiner'a ulaştık. Daha ilk görüşte hem şehri, hem de hosteli pek beğendim: temiz, düzenli, modern, ama yine de kendine has bir havası va inceliği var her şeyin. Yol boyunca gördüğümüz onlarca bisiklet de cabası, her zaman bisikletin bir ulaşım aracı olarak saygı gördüğü bir yerde yaşamak istemişimdir. Odalara check-in olma zamanı henüz gelmediği için bagaj dolaplarına bagajlarımızı kilitleyip birer duş aldıktan sonra ufak bir geziye çıktık.

15.08.08


Avusturya, Viyana
Stephansdom
11:15 - Dün Viyana'da harika bir gün geçirdik. Viyana şehir bisikletlerini kullanma girişimimiz bizi şehrin önemli caddelerinden Mariahilfer Strasse boyunca götürüp merkeze ulaştırdı ve Museumsquarter, Heldenplatz ve nihayet Stephansdom'un tüyler ürperten gotik façade'i gibi pek çok yeri görmemizi sağladı. Ama maalesef şehir bisikleti makineleri kredi kartlarımızı kabul etmedi, biz de Stephansplatz'dan U3 hattına binip hostelimize döndük ve check-in olduk. Hostel Ruthensteiner'ın hem ana binası, hem de bizim kaldığımız Summer House binası gerçekten de harikaydı. Şevk ile döşenmiş iç mekanlar, doğa dostu duşakabinler, sensörlü ışıklar, binaların arasında sıkışmış olsa da şirin ve ferah bir bahçe, 45 dakikası 2€ olsa da konforu (ve Ubuntu kurulu bilgisayarları!) ile evi aratmayan bilgisayar odası, ortak odada isteyen (ve kendine güvenen) misafirlerin çalabildiği müzik aletleri... 4 kişilik odamızın yan odayla paylaştığı, tam donanımlı bir mutfak da mevcuttu. Hostelimizden aldığımız bilgi doğrultusunda hemen bir alt sokaktaki Traveler's Shack'e gittik ve 14.00 - 19.00 arası özel kampanyadan yararlanarak iki güzel, yepyeni KTM marka dağ bisikleti kiraladık. Viyana'nın şehir içinde kilometrelerce bisiklet yolu vardı ve 7€ bu keyif ve kolaylık dolu ulaşım aracı için kanımca gayet uygun bir ücretti. Bisikletin de hayatımda bindiğim en güzel bisikletlerden biri olduğunu söylemeden geçemeyeceğim - vitesin değişme sesi bile bana büyük haz verdi adeta. Hemen yakınlardaki bir Türk işletmesi olan Şato Cafe'de 6.80€'ya çorbası, pilavı, soslu tavuk kanadı ve karpuzu, yanında da içecek olarak ayranı ile güzel bir öğle yemeği yedikten sonra bisikletlerimizle Schönbrunn sarayının efsanevi bahçelerini görmek için yola koyulduk. Bisiklet yolları şehir trafiğinin içine çok güzel yerleştirilmiş, hızla ve arabalarca rahatsız edilmeden hemen hemen her yere gitmek mümkün. Bisikletlerin tamamen kendilerine ait, güzelce işaretlenmiş yolları, ve hatta kendi trafik ışıkları var. Viyana'nın güzel manzarasını göre göre, istediğimiz hızda gitmek de cabası! Bir süre sonra saraya ulaştık ve bisikletlerimizi kilitleyip girişi ücretsiz olan bahçede gezmeye başladık. Bahçe gerçekten de çok, çok büyüktü; inanılmaz derecede iyi bakılmıştı ve bazıları taklar gibi şekillendirilmiş ağaçları, çeşmeleri, havuzları ve heykelleri ile bir huzur masalı anlatıyordu bizlere. Özellikle Roman Ruin ismi verilen, "yapma yıkıntı"ya ve çeşmesine aşık oldum diyebilirim. Kalan süremizi iyi kullanmak için buradan ayrıldıktan sonra kendimize şehrin merkezinden geçip görmediğimiz yerleri de görmemizi, sonunda da Viyana'nın meşhur Prater parkına varmamızı sağlayacak bir rota belirledik ve bunu izleyerek Prater'e ulaştık. Pek fazla vaktimiz kalmadığından parkın geniş yelpazesinden tek bir oyuncağa binme şansımız vardı, biz de en hızlı ve en eğlenceli seçenek gibi görünen Roller Coaster'ı (4€) seçtik. Hostelimizi sadece 16€'ya ayarladığımızdan bütçemizi pek de sarsmadı bu harcamalar. Prater'den çıktığımızda sanki peşimizden Viyana'nın meşhur Spanish Riders'ı koşuyormuşçasına pedal çevirerek bisikletlerimizi kiraladığımız yere ucu ucuna 19:00'da yetiştirebildik. Akşam yemeği ve sabah kahvaltısı için biraz alışveriş yaptıktan sonra hostelimize dönüp akşam yemeğimizi hazırladık ve yedik, hatta açlıktan gözümüz döndüğü için yiyemeyeceğimiz kadar çok yiyecek hazırladığımız ortaya çıktı. Artan yiyeceklerimizi oda arkadaşlarımız ve komşularımıza da ikram ettik, böylece tanışma fırsatımız da oldu. Jason, Ewan ve Matt İngiliz, Alec ve kız arkadaşı (adını hatırlayamadım bir türlü) ise Alman idiler; hepsi de çok tatlı insanlardı ve nihayet şimdiye kadarki hostellerdeki oda arkadaşlarımızla aramızda engel oluşturan "language barrier"i aşıp arkadaşlarımızla pek çok konuyu kapsayan, uzun ve çok keyifli bir sohbet ettik. Aradığımız hostel ortamını nihayet bulmuştuk, Hostel Ruthensteiner gözümüzde hızla 1 numaraya yükseldi böylece. Daha sonra bir Avustralyalı, bir de Norveçli arkadaş aramıza katıldı ve hep beraber yakınlardaki bir hostel olan Wombat'ın barında bir şeyler içmeye gittik. Saat 01:00 civarında odamıza döndük ve uyuduk. Sabahleyin check-out olup arkadaşlarımızla vedalaştıktan sonra çantalarımızı alıp Westbahnhof'a, oradan da 18 nolu tramvayla Bratislava treninin kalktığını öğrendiğimiz Südbahnhof'a gittik.

11:28 - Bratislava'ya gidecek olan trenimiz Südbahnhof istasyonundan kalktı. Tren görevlisine Interrail biletimizi gösterdiğimizde bileti alıp şöyle bir inceledi ve Travel Report kısmını doldurmamız (biz sadece FlexiPass sahibi olanların doldurduğunu sanıyorduk) konusunda bizi uyardı.

12:41 - Trenimiz Bratislava istasyonuna ulaştı. Planımız şehrin tarihi merkezini ve kalesini şöylecene bir gezip, yerel yemeklerin tadına baktıktan sonra Prag'a hareket etmek.


Slovakya, Bratislava
Bratislava Kalesi
16:18 - Prag treninde yerimizi ayırttıktan sonra 13 numaralı tramvaya binerek şehir merkezine ulaştık ve Bratislava kalesine doğru yürümeye (tırmanmaya) başladık - adet olduğu üzere, bu kale de yüksekçe bir tepenin üzerine inşa edilmiş. Kalenin mimarisinden pek etkilenmesek de (ayrıca kuleleri restorasyon halindeydi) tepenin sunduğu Bratislava manzarası oldukça etkileyiciydi. Tuna nehrinin ikiye böldüğü şehrin mimarisinde -mimariden pek anlamayan gözlerimle görebildiğim kadarıyla- karışık tarihinin izleri var: barok, Osmanlı mimarisini andıran yapılar, komünizmin fabrikaları ve televizyon kulesi, ve aralarda hafif Art Nouveau tarzda binalar. Kalenin bulunduğu tepeden indikten sonra şehir merkezine inen güzel bir caddeden ilerlemeye başladık. Şehrin ünlü "gözetleyen adam" ve "fotoğrafçı" heykellerini gördük, bir yandan da cadde boyu dizilmiş, normalde yanlarına bile yaklaşamayacağımız lüks kafe-restoranların ne kadar ucuz olduğuna hayret ettik. Az sonra da yemek yiyeceğimiz yer olan U Jacubu'ya ulaştık. Çorbası ve içeceği dahil leziz Slovak yemekleriyle -özellikle patates kroketli hindi sote harikaydı- tıka basa doyup kişi başı yaklaşık 120 Slovak kronu (4€ kadar) verince bir kez daha şaşırdık - burası gerçekten de ucuzdu! Hemen yakındaki Tesco'ya uğrayıp akşam yemeğimiz için Slovakya'nın ucuzluğundan bir kez daha istifade ettikten sonra tramvayla istasyona döndük ve 2€ supplement ödeyerek ayırttığımız Prag'a gidecek olan Eurostar trenini beklemeye başladık.

17:35 - Trenimiz vagonlardan birindeki havalandırma probleminden dolayı 1 saat gecikmeyle kalktı. İşin ilginci, bizim rezervasyon yaptırdığımız vagondaki problem giderilemediği için bizi 1. sınıf kompartımana aldılar :) ancak 1. sınıf koltukları o kadar da rahat bulmadım - sadece biraz daha genişler, o kadar.

16.08.08


Çek Cumhuriyeti, Prag
Prag ve Vlatava
20:32 - Yeni şehirlere indiğimiz zaman meydana gelen yoğunluk oluşturma geleneğini Prag da bozmadı, hem de içine bazı küçük süprizler katarak. Dün saat 22:00 sularında Prag Hlavni Nadrazi'ye indiğimizde ilk farkettiğimiz şey, şimdiye kadar gittiğimiz yerlere kıyasla havanın ne kadar soğuk olduğu oldu - neredeyse insanı tir tir titretecek kadar soğuk. Kalacağımız hostel olan Hostel Elf'in yakında olduğu tesellisiyle yürümeye başladık, ama tren yolunun altından geçen yoldan yanlış bir yere saptığımızı haritada sokak adlarını bulamamaya başlayınca fakettik. Daha da kötüsü, yön bulmak için pusulalarımızı çıkardığımızda artık ikisinin aynı tarafı göstermediğini farkettik ve hangisinin bozulduğunu anlamamızın hiç bir yolu yoktu. Yakınlardaki bir dükkana yol sorduk, oradaki yegan İngilizce konuşan kişi olan bir genç adam, hostelin oldukça yakında olduğunu, arabasıyla o tarafa gittiği için bizi de bırakabileceğini söyledi. Ben biraz şüpheli yaklaşsam da havanın soğuklığu ve genç adamın samimiyeti gibi faktörleri göz önüne alıp önerisini kabul etme kararı aldık. Çok kısa bir yolculuktan sonra kendisine teşekkür edip Hostel Elf'e indik -meğerse sandığımızdan daha yakınmışız- ve resepsiyona çıktık. Asıl süpriz burada bekliyordu bizi - rezervasyonumuz yok görünüyordu ve hostel tamamen doluydu! Birden dün internetten rezervasyon formunu gönderdikten sonra teyidinin ulaşıp ulaşmadığına bakmadığımız kafama dank etti ve aşağı kattaki bilgisayardan maillerime bakınca, acı gerçeği ortaya koyan ama bizim görmediğimiz maili gördüm - hostelde zaten yer olmadığı için rezervasyon isteğimiz geri çevrilmişti! Resepsiyondaki genç adam bize 10 dakika yürüme mesafesindeki Hostel Marabou'da yer olduğunu, oraya gitmemizi söyledi, biz de çaresiz yola koyulduk. O soğukta bir saat gibi gelen bir yürütüşten sonra

Çek Cumhuriyeti, Prag
Prag Kalesi'nde Golden Lane
Hostel Marabou'ya vardık. Güzel bir yere benziyordu, boş odaları vardı ve kahvaltı dahil gecelik kişi başı fiyat sadece 370 Çek Kronu (yaklaşık 15€) idi, biz de kabul ettik. Şans bizden yanaydı ve çok geçmeden hostelin oldukça güzel olduğunu keşfettik - temiz, geniş ve tam donanımlı bir mutfak, kapılarda elektronik kart sistemi, odalarda ahşap ranza ve dolaplar, ücretsiz ve sınırsız internet erişimi, hatta birer "hoşgeldin birası"! Mutfağı kullanıp yemeğimizi hazırladıktan sonra (artan sosisli sandviçlerimizden birini de resepsiyoniste ikram ettik, çok mutlu oldu) rahat yataklarımızda güzel bir uykuya daldık. Ertesi sabah süper bir kahvaltı bizi bekliyordu - çeşit açısından oldukça zengin ve her şeyden istediğiniz kadar alabildiğiniz cinsten, "büfe"si olmayan bir açık büfe kahvaltı. Bir kez daha dün geceki olaylar zincirinden sonra böyle bir yere gelebildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu farkettik, ardından da Prag'ı keşfetmeye çıktık. Hava kapalıydı, yerler ıslaktı ve ortalık oldukça soğuktu, bu yüzden yağmurluklarımızı da alıp öyle gittik. Hostelin önünden geçen 135 numaralı otobüs bizi eski şehir merkezine (Staremesto - Old Town) ulaştırdı ve buradan yürüyerek Prag'în meşhur Astronomik saatinin olduğu meydana çıktık. Burada Tyn kilisesini ve Astronomik saati uzun uzun inceledik - mimarileri çok güzeldi, hangi tarzda olduğunu bilmiyorum ama barok veya gotik olduğunu tahmin ediyorum. Yeni rotamızı belirlemek üzere haritayı incelerken birden yağmur başladı, biz de yağmurluklarımızı giyip ünlü Charles köprüsüne doğru devam ettik. Yarım kilometre uzunluğunda, boydan boya heykellerle süslü ve iki ucunu arklı kulelerin beklediği bu köprüden hayran hayran ilerlerken yağmur ağırlaşmaya, hava ve rüzgar da soğumaya devam etti. Karşıya geçtiğimizde yağmurdan bir süre de olsa uzaklaşabilmek için hemen yakındaki St. Nicholas kilisesinin çan kulesine çıktık (50 kron) ve harika bir Prag manzarasının yanısıra eski Avrupalıların kilise çanlarına ne gibi anlamlar yüklediğini de öğrenmiş olduk - bütün kilise çanlarının pazar günleri ve diğer kutsal günlerde takdis edilmek için Vatikan'a, Papa'nın yanına uçtuğuna inanırlarmış mesela. Daha sonra kuleden inip dünyanın en büyük kalesi olan Prag kalesine doğru yola çıktık. Girişte 125 krona birer "short unguided tour" bileti, 50 krona da fotoğraf çekme izni aldıktan sonra içeriye girdik. Prag kalesi çok büyük bir alan olduğu için ziyaret ettiğimiz yerleri ayrı ayrı yazamayacağım, ama özellikle Golden Lane isimli ortaçağ yaşamını anlatan güzel sergileri ve dükkanları olan bölümde harika vakit geçirdiğimizi söyleyebilirim. Tramvayla Staromestske Namesti (Old Town Square) e döndükten sonra yakındaki bir indirim mağazasından günlük keşif gezilerimizde ciddi şekilde ihtiyaç duyduğumu hissettiğim güzel bir sırt çantası (299 kron) aldım, yine civardaki büyük Tesco mağazasından alışverişimizi yaptıktan sonra metro ile Floren'e, oradan da 133 nolu otobüsle Hostel Marabou'ya geri döndük. Öğle yemeğimizi hazırlayıp yedik, planımızın ilerki safhalarında yer alan Plzen ve Paris'e ulaşım olanaklarını araştırdık, sonra günün yorgunluğu üzerime çökünce ben biraz uyumaya karar verdim.

22:45 - Akşam yemeğimizi hazırlayıp yedikten sonra ben uyurken gezen Kenan, uyumaya karar verdi, ben de mutfağın hemen yanındaki ortak odadaki İngiliz, Portekizli, Avusturalyalı ve Amerikalı arkadaşların yanına oturdum, resepsiyondan "hoşgeldin!" biramı alıp onlarla sohbete daldım.

17.08.08

12:29 - Dün saat 03:00'e kadar hosteldeki diğer arkadaşlarla muhabbet ettikten sonra gidip uyudum, . Sabah kahvaltımızı ettikten sonra 11:04 Plzen trenini yakalamak umuduyla hostelden çıkıp aceleyle Smichov istasyonuna gittik, ama maalesef yetişemedik ve günün planını Prag'ı biraz daha gezip Plzen'e ertesi gün gitmek şeklinde değiştirmeyi uygun gördük. Petrin kulesine çıkmak üzere Vjzod füniküler istasyonuna gittik ve sıramızı beklemeye başladık.


Çek Cumhuriyeti, Prag
Petrin kulesi
16:43 - Füniküler hattıyla Petrin bölgesine çıktık ve 50 kron giriş ücreti ödeyerek Petrin Tower'ın merdivenlerini tırmanmaya başladık. Uzun (uzuuun! Eyfel'in "yavrusu" böyle ise kendisi nasıldır, düşünemiyorum) bir tırmanıştan sonra tepeye vardık. Manzara gerçekten de görülmeye değerdi; "şehirlerin anası" Prag, sviri kuleleri, köprüleri, kalesi, tepeleri yorgan gibi örten ağaçları ve masalsı binalarıyla altımızda yayılıyordu. Uzunca bir video ve epeyce fotoğraf çektikten sonra kuleden indik, Petrin tepesinden bu sefer yürüyerek inmeye başladık. Her yerde yaşlı, güzel ağaçlar ve kuşburnu çalıları vardı tepe boyunca. Yolda ufak bir atıştırma molası verdikten sonra inişimizi tamamlayıp Charles köprüsünden tekrar geçtik, Old Town sokaklarını geze geze görmek istediğimiz Komünizm müzesi ve elimizdeki kartları atmayı planladığımız postanenin olduğu tarafa doğru ilerledik. Komünizm müzesinin girişi biraz pahalı olduğundan (140 kron) girmekten vazgeçtik, postaneden kartlarımızı atıp meydana yürüdük ve Musevi mahallesi yakınlarındaki makul fiyatlı bir restoranda "geleneksel Çek yemekleri" menüsü sipariş ettik: sarımsak çorbası, "Old Town Goulash", elmalı tatlı ve bira.

23:50 - Yemeğimizi yedikten sonra (gulaş biraz ağır geldiğinden olacak, epey ağırlaşmıştık) Jewish Quarter'ı biraz daha gezip otobüsle hostelimize döndük ve biraz kestirdik. Uyandığımızda yarın kullanacağımız trenleri tekrar gözden geçirip kalkış istasyonlarını (Prag'ın Hlavni Nadrazi, Smichov, Masarykova, Holesovice... diye giden bir sürü istasyonu var) not aldıktan sonra akşam yemeğimizi hazırlayıp yedik, ardından odamıza çekildik.

18.08.08

10:26 - Dün gece (muhtemelen yemeklerin ağır gelmesinin etkisiyle) bir ara gördüğüm kabusun (odamız zaten ışıklar ve perdeler kapalıyken zifiri karanlık oluyor, bir an her nedense bir çöp konteynerine atıldığımızı ve prese götürüldüğümüz izlenimine kapılıvermişim) etkisiyle "aah, help, help!" diye bağırarak uyanmamı saymazsak, güzel ve dinlendirici bir uyku uyuyup sabah 08:00 gibi eşyalarımızı bagaj odasına bıraktık ve kahvaltımızı ettikten sonra Holesovice istasyonuna gittik. Akşam 20:30'da buradan kalkan Karlsruhe yataklı trenine 20€'ye birer yer ayırtıp metroyla Smichov istasyonuna geçtik ve 10:24 Plzen trenine bindik.


Çek Cumhuriyeti, Plzen
PilsnerUrquell'in bahçesi
16:58 - Trenimiz 12:00 gibi Plzen'e ulaştı ve istasyondaki haritayı kullanarak (kitabımızda Plzen'den bahsedilse de bir haritası yoktu) şehir merkezindeki Plzen Ancient Underground turlarını düzenleyen yere gittik, ancak maalesef pazartesi günleri tur olmadığını öğrendik. Biz de PilsnerUrquell Brewery'i gezmeye karar verdik. Merkezdeki turist bilgi ofisine giderken St. Bartholomew kilisesini ve 102 metrelik kulesini de görmüş olduk. Turist bilgi ofisinden merkez bölgesinin haritalı bir broşürünü alıp PilsnerUrquell tesislerinin olduğu yere doğru ilerledik. Ziyaretçi merkezine öğrenci kartlarımızı gösterip kişi başı 80 krona 14:15  gezisine iki bilet aldık. Gezi güzel düzenlenmişti, keyifliydi; önce dünyanın ilk Pilsen birası olan PilsnerUrquell'in (PilsnerUrquell, Pilsen'in Çeşme Ağzı demekmiş) tarihçesini dinledik, biranın doldurulduğu tesisleri gezdik (daha doğrusu, camlar ardından izledik), ardından Çek Cumhuriyeti'nin en büyük asansörüyle (rehberimiz öyle söyledi) başka bir binanın üst katına çıktık. Burada PilsnerUrquell'e eşsiz lezzetini veren saf malzemeleri -malt, Plzen suyu ve şerbetçiotu- tatma fırsatımız oldu, sonra tesislerle ilgili güzel hazırlanmış bir video gösterimi izledik. Geziyi yerin altında uzanan, oldukça soğuk, artık sadece tanıtım amacıyla kullanılan kocaman bira fıçılarının olduğu tünellerde noktaladık. Burada ufak bir bardakta filtre edilmemiş PilsnerUrquell birası tatma şansımız oldu, gerçekten de bu güne kadar içtiğim en güzel biraydı diyebilirim.

Çek Cumhuriyeti, Plzen
Büyük Sinagog
Gezi bittikten sonra şehir merkezine geri döndük, Plzen halk bahçelerini ve Avrupa'nın en büyük ikinci sinagogu olan Büyük Sinagog'u gördük. Sinagoga girişte başımıza yerleştirmemiz için küçük "kippa"lar verildi, içeri girdik ve bir süre gezdik. Sinagogun ibadet alanı kiliseleri andırıyordu, ancak daha sadeydi. Biz ziyaret ettiğimiz sırada bir fotoğraf sergisi yer alıyordu içeride, onu da gezme fırsatı bulduk. Daha sonra 17:08 Prag trenini yakalayabilmek için istasyona geri döndük.

20:36 - Prag'a vardıktan sonra oldukça pahalı olduğunu duyduğumuz (ve Prag'dan pahalı olmasına kesin gözüyle baktığımız) Paris için biraz alışveriş yapalım dedik ve Tesco'dan yüklüce bir alışveriş yaptıktan sonra hostele dönüp çantalarımızı almaya gititk, oradan da Holesovice istasyonuna gidip trenimize bindik. Tren tıpkı Venedik - Viyana seferimizde olduğu gibi altı yataklı kompartımanlara sahipti, ama bu seferki kompartıman arkadaşlarımızın uzakdoğulu değil de İngiliz ve Romanyalı olmasına pek sevindik :). Sohbet etmek çok daha kolaydı, ve daracık kompartımana altı yerine dört kişi sığmak çok daha rahat oluyordu.

19.08.08

09:00 - Trenimiz sabah 08:18 gibi Karlsruhe'ye vardı, iner inmez bilet ofisine (ReiseZentrum - Travel Center) gidip Paris trenine yer sorduk, ama maalesef hepsi doluydu. Bankodaki görevli bey sağ olsun, epey bir aradıktan sonra bize 5 trenden oluşan bir rota çıkardı ve trenlerin sonuncusu (Fransızların hızlı trenlerinden, bir TGV - Train a Grande Vitesse) için 3€ ek ücret ödedik. İlk trenimiz 14:12'de kalkıyordu, biz de istasyondaki Subway'den kahvaltımızı ettikten sonra banklara oturup beklemeye başladık.

17:15 - Paris bizi istemiyor sanırım ki, Saarbrücken'den Forbach'a gidecek trene tam binmiş, kalkmasını beklerken Kenan pasaport çantasını indiğimiz trende bıraktığını farketti. Ufak bir koşuşturmacadan sonra danışma masasını bulduk ve ona durumumuzu anlattık, o da trene telefonla ulaştı. Az sonra trenden çantanın bulunduğuna ve Trier istasyonunda bırakılacağına dair haber geldi. Biz de Paris rezervasyonumuzu terk edip Trier'e doğru yola koyulduk.

20.08.08


Almanya, Trier
Mosel ve Roma Köprüsü
10:18 - Dünü gezimizin en korkunç günü ilan etmeye yetecek kadar nedenimiz var artık. Trier'e ulaşıp Kenan'ın pasaport çantasını aldıktan sonra (neyse ki içinden hiç bir şey eksilmemişti) Paris'e yetişip rezervasyon yaptırdığımız hostelin eğer gelmezsek bizden alacağı 24€'leri kurtarma umuduyla Saarbrücken üzerinden giden Paris trenlerine baktık, ama (tabii ki...) hepsi doluydu. Biz de Trier'e 45 dakika mesafedeki Lüksemburg'a gidip şansımızı orada denemeye karar verdik. Ancak maalesef oradan da o akşam gitme imkanımız yoktu. Biz de ertesi gün 13:08 Luxembourg-Paris trenine yer ayırttık ve geceyi Trier'de geçirmeye karar verdik. Sonraki kötü süpriz, bu sırada benim matımın artık yanımda olmadığını farketmem oldu (dar yerlerden geçerken çantadan ayırıp elimde taşıyordum). Trier'e dönüp sorduk, ama ancak yarın sabah bakabileceklerini söylediler. İstasyonun hemen yanındaki bir internet kafeden kalacak yer araştırması yaptıktan sonra, zaten hostele rezervasyonumuz olduğu için ödeyeceğimiz 24€'yi de göz önüne alıp bir kamp alanına gitmeye karar verdik. Kamp alanı merkeze yakın görünüyordu, ama aslında haritanın ölçeğinin küçük, kamp yerinin de epey bir uzak olduğunu yürümeye başladıktan epey sonra anladık. Yaklaşık 6km yürüdükten sonra Mosel'in diğer yakasındaki kamp yerine ulaştık...ama bu sefer de resepsiyon kapalıydı! Kısa bir süre ne yapacağız diye kara kara düşündükten sonra, Almanya'da kamu arazisinde kamp yapmanın da yasak olduğunu göz önüne alarak, başka çaremiz olmadığına karar verip kamp alanına girdik, iki ağacın arasındaki kuytu bir yere çadırımızı kurduk. Sabahtan beri bir şey yememiştik, kamp ocağımızla yemek hazırlayıp yedik. Bulutlar oldukça tehditkar göründüğünden yatmadan önce çantalarımızın yağmurluklarını geçirdik ve uyku tulumlarımıza öyle çekildik, az sonra da yağmur yağmaya başladı. Neyse ki çadırımız yağmur geçirmiyordu da bu korkunç günün bilançosuna ıslanıp hasta olmak da eklenmedi. Sabah çadırı toplayıp kamp alanından dümdüz yürüyerek çıktık, sanırım kamp alanı ücretleri de hosteller gibi girişte verildiği için kimse bir şey demedi bize. Bu sefer otobüsle Trier istasyonuna döndük ve danışmaya kayıp matımı sorduk, ama maalesef, istasyonda öyle bir şey bulmamışlar...neyse ki mat çok pahalı bir şey değil. Yakınlardaki bir pastaneden bir şeyler alıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Lüksemburg trenine bindik.

12:11 - Trende ilginç bir (hatta iki) şey oldu; şimdiye kadar yaptığımız bu kadar tren yolculuğunda biletimize (Interrail) hiç bir işaret konulmazken (kendi doldurduğumuz Travel Report'lar hariç) bu trendeki kondüktörlerin biri (Alman olan) biletimizi delip tarih bastı -hem de tam isim yazan yerin yanına!- diğeri (Lüksemburglu olan) de Travel Report'un yanına! Umarım bu yüzden bir sorun yaşamayız. Bizi Paris'e ulaştıracak olan TGV'nin kalkmasını bekliyoruz.

13:56 - Trenimiz az önce Metz istasyonundan ayrıldı ve nihayet Paris'e doğru gidiyor. Metz'e varmadan biraz önce iki Fransız görevli gelip pasaportlarımızı istediler ve çantalarımızda oldukça geniş çaplı bir arama yaptılar, neredeyse içindeki her şeyi boşaltıp bir bir göstermemiz gerekti. Neyse ki herhangi bir sorun çıkmadı.


Fransa, Paris
Pantheon
23:07 - Saat 15:00 gibi Paris'e indik ve 1.70€'ye birer metro bileti alıp metroyla Place Monge istasyonuna gittik. Kısa bir yürüyüşten sonra Rue Mouffatard üzerindeki hostelimiz Young&Happy'e vardık. Hostel Latin Quarter olarak bilinen bölgenin merkezindeydi, yeri gerçekten de çok merkeziydi, bütün "landmark"lara yürüme mesafesindeydi. Rezezerve edip de gelemediğimiz dün geceninki de dahil 3 gecelik ücreti ödeyip odamıza yerleştik. Duş alıp yemek yedikten sonra küçük bir akşam gezintisine çıktık. Hava serindi ama yağmur yağmıyordu. Pantheon'un (evet! burada da bir Pantheon var, bir tane de İstanbul'a istiyorum...) St. Michael caddesi boyunca yürüdük. Cıvıl cıvıl restoranlar ve kafelerle, sokak ressamlarıyla, binbir çeşit renkli insanları ve kişilikleriyle Paris dans ediyordu etrafımızda. Bu kadar aksaklıktan sonra böyle bir güzelliğin ortasına ulaşmak, inanması zor gelse de tatmin ediciydi. Seine nehri kenarına varınca durup biraz dinlendik, fotoğraf çektik. Sonra da yarına daha hazır, daha enerjik başlayabilmek için hostelimize döndük ve dinlenmeye çekildik.

21.08.08


Fransa, Paris
Notre Dame de Paris
15:23 - Sandeman's New Paris ücretsiz turuna katılıp edindiğimiz büyüleyici Paris tecrübesinin etkisindeyim hala. Son 4 saat boyunca o kadar çok ve güzel bilgiyle doldum ki! Güne hostelin gecelik ücretine dahil olan kahvaltımızı edip başladık. Yürüyerek Jardin de Plantes'e gidip buranın çeşit çeşit çiçekli ve çiçeksiz bitkilerin bulunduğu, son derece iyi bakılmış ve temiz bahçelerinde gezindik. Hayatımda gördüğüm bütün bitki ve çiçekleri bir araya getirsem buradaki türlerin yarısı etmezdi sanırım. Daha sonra turumuzun saat 11:00'de başlayacağı St. Michael heykeline giderek tur rehberimiz Luke ile tanıştık. Daha önce bu turlardan birine katılan bir arkadaşımdan tavsiye almıştım, ancak esasında ücretsiz bir turun ne kadar iyi olabileceği konusunda hala şüphelerimiz vardı. Luke bizlere turun tamamen ücretsiz olduğunu, bu iş için patronundan herhangi bir para almadığını (düzenleyen firmanın ücretli turları da var ayrıca), sadece gezi sonunda bahşiş kabul ettiğini, bu şekilde turun ne kadar ettiğine kendimiz karar verdiğimizi anlattı. Daha sonra tura başladık...Paris'in her biri birbirinden ünlü, birbirinden güzel ve zarif binalarını, Notre Dame de Sion'u, bir zamanlar Palais Louvre olan kocaman cam piramidiyle Musee Louvre'ı, Tulieres bahçelerini, Opera binasını, Orangerie'yi, uzaktan da olsa Sacre Coeur'u ve tanıdık suretiyle Eyfel kulesini, Concodre Obelisk'i ve Arc de Triomphe arasında uzanan Champs-Elysees'si, Hotel des Invalides'i, Grand ve Petit Palace'ları...sadece isimlerini yazmak bile uzun sürüyor, burada Luke'un anlattığı birbirinden güzel ve eğlenceli hikayeleri de yazmaya kalksam sanırım yolculuğun başından itibaren yazdığım kadar daha yazmam gerekecek. Turun beni en çok üzen kısmı, sonu oldu; hem bittiği için, hem de böyle harika bir tur yapmamıza rağmen bütçemizin sıkışıklığı yüzünden ancak 5€ bahşiş verebildiğimiz için. Bu kadar tecrübeyi sindirmek ve yürüyüşün yorgunluğunu dindirmek için metro ile hostelimize döndük.

22.08.08


Fransa, Paris
Eyfel kulesi
00:49 - Biraz dinlenip akşam yemeğimizi yedikten sonra bir gece gezisine çıkmaya karar verdik. Mutfakta karşılaştığımız Finli arkadaşlarımızla vedalaştıktan sonra yakındaki şehir bisikleti standına gidip Viyana'da yapamadığımız şehir bisikleti kiralayıp geziye çıkma işlemini yapmaya çalıştık...ama maalesef yine başarısız olduk, kartlarımız kabul edilmedi. Mecburen vaz geçip B planını uygulamaya koyduk: Paris'in "az bilinen" simalarından birini gece elbisesiyle görmeye gidecektik. Tekrar metro bileti alarak Bi-Hakeim istasyonuna gittik, ve kısa bir yürütüşten sonra...parlement mavisi ışıklandırması ve Avrupa birliği yıldızlarıyla (Fransa AB'nin dönem başkanı olduğundan böyle bir dekorasyona gidildiğini öğrendik sonra) ziyarete geldiğimiz, Işıklar Şehri'nin az bilinen siması...Eyfel kulesi! Şaşkınlığımızdan kurtulmaya çalışırken bir yandan da ilk bulduğumuz kuyruğa girdik (gerçi daha sonra bunun çok da iyi bir fikir olmadığı ortaya çıktı - nedeni az sonra). 45 dakikalık bir bekleyişten sonra vezneye ulaştık. Bütçesine sadık Interrailciler olarak planımız merdivenleri kullanmaktı, ama veznedeki bayan bize buranın sadece asansörler için bilet verdiğini, eğer merdivenleri kullanmak istiyorsak tekrar kulenin diğer ayağındaki sıraya girmemiz gerektiğini söyleyince karar değiştirip asansörü tercih ettik. En üst kata çıkan asansörler, tepedeki kalabalık nedeniyle ara ara servis dışı kalıyordu, maalesef biz de bu anlardan birine denk gelmiştik ve en fazla 2. kata çıkabileceğimizi öğrendik. 7.80€'ya biletlerimizi aldıktan sonra asansöre bindik ve yükselmeye başladık. Asansörden indiğimizde karşımızda uzanan manzara, yolculuğun unutulmayacak anıları arasında çok çabuk aldı yerini - bir anda Paris'e neden "Işıklar Şehri" dediklerini anladım....ve her şey uçup gitti kafamdan. Bu manzara buraya ulaşmak için katlanılan her güçlüğe, çıkmak için harcanan paranın her kuruşuna (sentine) değerdi! Seine ayaklarımızın altında akıyordu; ışıldayan köprüler, minicik arabaları ve insanları bir yakadan diğerine taşıyordu. Eyfel'in dibi boyunca uzanan bahçeler bir tablo gibiydi, Louvre müzesi, Arc de Triomphe, Sacre Coeur ve gördüğümüz diğer "celebrity" binalar, ışıltılı geceliklerini giymiş, göze çarpmak için birbirleriyle yarışıyorlardı adeta. Ve manzaranın arkasını dolduran ışık seli, bilinen ve bilinmeyen, yaşayan ve yaşamayan, her şeyiyle, Paris. Biraz sonra bu manzaranın büyüsüne hafif bir yağmur da eklendi...
...asansörle ne zaman aşağı indik, kuleyi ne zaman terkettik, metroya ne zaman gelip hostele nasıl geldik, bilmiyorum. Hala Tour d'Eiffel'in etkisindeyim sanırım. Ve daha yapacak çok şey var - artık yatmam gerekiyor.


Fransa, Paris
Katakomplar
23:30 - Yapılacak bu kadar şeyin arasında yazacak vakit olur mu hiç? I-ıh tabii. Sabah kahvaltımızı ettikten sonra hostelimize yürüyüş mesafesinde olan Catacombes'e gittik. Yağmur altında epeyce uzun bir süre sıa bekledik (tünellerde aynı anda bulunabilen insan sayısı, "kontenjanı" kısıtlı olduğu için bizden önce girenler çıkmadan biz giremiyorduk) ve sıramız gelince 3.50€ giriş ücretini ödeyip döner merdivenlerden inmeye başladık. Merdivenler çok dardı ve aşağıya yol oldukça uzun sürdü, sanırım 20 metre kadar inmişizdir. Tünellerin girişindeki duvarda asılı yazıları ineleyip katakompların tarihçesini kısaca öğrendikten sonra 500m kadar dar tünellerden ilerledik. Bir RPG oyununda mahzen gezmekten farksızdı, sanki her an bir köşeden hortlaklar fırlayacaktı. Nitekim bir süre sonra, hortlaklarımızı bulduk...hem de milyonlarcasını. Bir zamanlar, Paris küçük bir şehirken altında uzanan maden tünelleri, 17. yüzyılın sonlarına doğru mezarlıklar düzgün gömülmemiş Parislilerle dolmaya başlayınca katakomplar, yani yer altı mezarları haline getirilmiş, modern zamanlarda da kemiklerin düzgünce dizilmesiyle bir turistik mekana dönüştürülmüş. Bizim gezdiğimiz kısmı 1.7km kadar uzanan tünelle boyunca her iki yana kemikler ve kafatasları, yığınlar halinde diziliydi. Özellikle salgın hastalıklar dönemindeki mezarlık kalabalığından dolayı mezarlarından çıkarılıp buraya getirilen milyonlarca Parisli, boş göz çukurlarını bize dikmiş, burada ne aradığımızı sorarcasına bakıyorlardı bize. Uzunca bir yürütüşten sonra yine çok miktarda basamak çıkarak akşamdan beri yağmayı inatla sürdüren, ama bu uzun yeraltı yolculuğundan sonra pek ferah gelen Paris havasına kavuştuk tekrar. Metroyla Gare du l'Est'e giderek yarın için Metz-Brüksel trenine rezervasyonumuzu yaptırdık. Dünkü turumuz sırasında kısaca görme imkanımızın olduğu Arc de Triomphe (tepesine çıkmadık, ama Eyfel'den

Fransa, Paris
Louvre müzesi
sonra çok da gerekli gibi değildi) ve Notre Dame'ı (içindeki ticarilik düzeyi açıkçası beni hayal kırıklığına uğrattı: Papa madalyonu basan makineler, bir kulaklıklı Jukebox -ne çalıyordu bilmiyorum- ve her yerde "büyük mum şu kadar, küçük mum bu kadar" yazıları) gezdikten sonra öğle yemeğimizi hızlıca geçiştirip birkaç km kuyruk bekleyeceğimizi tahmin ettiğimiz Louvre müzesine vardık, ama neyse ki beklediğimiz olmadı. Cuma günleri 18:00'den sonra 24 yaş altı olduğunuzu kanıtlayan bir kimlikle müzeye biletsiz girmek mümkünmüş meğer... Biz de ISIC kartlarımızı gösterip, şaşkınlık veren bir kolaylıkla müzeye girdik (aslında bilet kuyruğu bile beklediğimiz kadar uzun değildi). Burada yine anlatamayacağım yoğunlukta bir tecrübe yaşadığımdan ancak üzerinden çok yüzeysel bir şekilde geçebiliyorum - Louvre müzesinin üç kanadı, dört katı ve 60 bin metrekare kadar sergi alanı var, dünkü turda rehberimiz her parçaya 30 saniye ayırsak müzenin tamamını aralıksız gezmek için 2 yıla ihtiyacımız olacağını söylemişti. Bu yüzden müzeye girdikten sonra Kenan ile ayrıldık ve müze haritalarından kendimize birer gezi rotası çıkarıp üç saat sonra tekrar müzenin dışında buluşmak üzere anlaştık. Sürenin yeterli olmayacağından son derece emin olduğum için kendime Mısır, Roma-Yunan ve Ortadoğu antikaları, objets d'art kısmı, 3. Napolyon'un odaları, Apollo galerisi ve nihayet Mona Lisa'nın da bulunduğu tablolar kısmını kapsayan bir rotayı hızlıca çıkardım ve gezime başladım. Eğer günün ve yolculuğun yorgunluğu üzerime çökmemiş olsaydı, gerçekten de en az bir-iki ay müzede gezinmeye devam edebilirdim sanırım, ama vaktim dolduğunda rotayı ancak tamamlamıştım ve karnım açlıktan resmen içine göçmüştü. Şimdi Paris'de gitmeden yapmayı planladığımız son şeylerden birini yapma zamanıydı - Fransızların ünlü mutfağını deneme zamanı! Kitabımızın tavsiye ettiği, Seine kıyısına yakın, Le Petit Pontoise isimli bir restorana gittik. Fiyatlar -beklediğimiz üzere- biraz pahalı olsa da (kişi başı 23€ civarı ödememiz gerekti) büyük bir ustalıkla pişirilmiş yemeklerimizi (ben tavşan sote aldım, Kenan orman meyveleriyle pişirilmiş ördek sipariş etti) afiyetle yedik ve hostelimize döndük.

23.08.08

11:02 - Sabah yine hostelde kahvaltımızı ettikten sonra çantalarımızı hazırlayıp check-out olduk ve yola çıktık. Genel olarak Young&Happy'de iyi vakit geçirdiğimizi söyleyebilirim; daha önce karşılaşmadığımız, farklı ülke ve şehirlerden insanlarla tanıştık ve yine gece geç vakitlere kadar keyifli sohbetler ettik onlarla. Hostelin gecelik fiyatı ve imkanları açısından Prag'da kaldığımız Hostel Marabou ile karşılaştırılması imkansız da olsa, en azından pişman olmadık.

14:17 - Paris Gare du l'Est'ten kalkan trenimiz Metz'e ulaştık, buradan 15:56'da bineceğimiz Brüksel treni için beklemeye başladık.

23:30 - Trenimiz saat 19:30 gibi Brüksel'e ulaştı. Brüksel Luxembourg istasyonundaki "destination: Gare du Midi" yazısını yanlışlıkla oranın Gare du Midi olduğu şeklinde yorumladığımdan önce orada indik, sonra Gare Centraal'e giden bir yerel trene binip merkez istasyona gittik ve haritayı açıp hostelimiz 2GO4'a doğru ilerlemeye başladık. Kısa bir süre sonra hostele vardık. Yeri son derece merkeziydi, bina ve odalar yeni ve moderndi, tek eksik kahvaltının ücrete dahil olmamasıydı. Mutfakta akşam yemeğimizi hazırladıktan sonra ailelerimize telefon etmeye yakındaki bir metro istasyonuna gittik. Burada çok beğendiğim iki şey oldu: birincisi görme engellilerin istasyonda yolunu bulabilmesi için konulmuş özel kabartmalar ve Braille ile yazılmış yön işaretleri, ikincisi de parayı istediğiniz şekilde bozarak ödeyebilen, QWERTY klavyeli ATMler! Bu güne kadar gezdiğimiz şehirlerde böyle bir şey yoktu, böyle ince düşünülmüş şeyleri sevdiğimden Brüksel'i de seveceğimi düşünmeye başladım. Hele de yarın planladığımız üzere şehir bisikletlerinden birini kiralamayı başarabilirsek, çok daha sevecektim burayı :). Kısa bir gezintiden sonra hostelimize dönüp yattık.

24.08.08

11:36 - Dışarı çıkıp küçük bir alışveriş yaptıktan sonra hostele dönüp kahvaltımızı hazırladık ve ettik, çantalarımızı bagaj odasına bıraktıktan sonra da şehir bisikleti hayallerimizin bu sefer gerçekleşmesi umuduyla dışarı çıktık.


Belçika, Brüksel
Manneken Pis
17:10 - Vee, yine umutlarımız boşa çıktı - şehir bisikleti kiralama makineleri yine ilk 150€'lik depozito için kartlarımızı kabul etmedi. Biz de 4.5€'ya iki kişilik (iki kişilik bilet nasıl oluyor tam anlayamadık, sanırım haftasonu olmasıyla ilgiliydi), bir günlük kamu ulaşımı bileti aldık. Brüksel'in ulaşım sistemi oldukça ilginçti: kapsamlı bir otobüs hattı ve iki metro hattının yanında, sayıları 40'a varan (emin değilim ama bu civarda olduğunu tahmin ediyorum) ve yer altından da giden tramvaylar vardı. Biz de 4 numaralı tramvaya binerek Porte de Mal istasyonunda indik ve namını arkadaşlarımızdan duyduğumuz, harika eşyalarla dolu ikinci el eşya pazarını gezmeye başladık. Biraz geç kaldığımız için biz geldikten yaklaşık 40 dakika sonra pazarı kaldırmaya başladılar, ama yine de gördüklerimiz yeterdi. Buradan yürüyerek Place du Cathedral'e gittik ve Belçika'nın fast-food kültürüne kapılmaya karar verdik: kızarmış patates! Belçikalılar çıldırmış gibi kızarmış patates yiyorlar, üstelik -seçebileceğiniz 20 kadar çeşit sosu saymazsak- bildiğimiz kızarmış patatesten ayrılan bir yönleri olmayan patatesler bunlar. Biraz daha ilerleyip Belçika'nın meşhur "işeyen oğlan"ı Manneken Pis'i de gördükten sonra (açıkçası biraz hayal kırıklığı yarattı bende, ama sonradan düşününce tekrar sempatik gelmeye başladı) etkileyici lonca binalarıyla süslü Grand Place'ı da ziyaret ettik. Zamanımız azalıyordu, biz de 1A metrosuna atlayıp yine Brüksel'in sembollerinden meşhur Atomium'u da görmek için Heysel istasyonuna gittik. Bir demir kristalinin bir kaç trilyon kez büyütülmüş hali olan bu devasa yapı, tıpkı Eyfel kulesi gibi Dünya Fuarı için inşa edilmiş. İçine girip dolaşmak mümkündü (atomları bağlayan "bağ"ların içinden merdivenler gidiyor) ama hem vaktimiz azaldığından, hem de biraz pahalı bir girişi olduğundan metroyla geri döndük. Hostelden çantalarımızı alıp 17:15 Amsterdam trenine bineceğimiz Gare du Midi'ya koşa koşa vardık ve trene bindik.


Hollanda, Amsterdam
Red Light Disctrict'e uzaklardan bir bakış
22:10 - Amsterdam Centraal garına vardıktan sonra tramvaya binip (burada Amsterdam'ın ilginç Strippenkaart sistemiyle tanıştık) ünlü Flying Pig Uptown Hostel'in olduğu bölgeye geldik ve hostele ulaşıp check-in olduk. Bütün gündür açtık ve yemek hazırlamak için mutfağa indiğimizde mutfağın kullanılamaz durumda olması (borularda bir sorun olduğunu söylediler) bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı - Flying Pig, çok ünlü bir hosteller grubuydu ve buradaki yerimizi neredeyse iki hafta önceden, zor ayırtmıştık. Biz de sandviçler hazırlayıp onlarla kendimizi doyurduk ve Amsterdam'da bir gece turuna çıkmaya karar verdik.

25.08.08

11:13 - Dün gece tramvayla Centraal istasyonunun olduğu bölgeye gidip güneye doğru ana cadde boyunca ilerlemeye başladık. Az sonra ziyaret etmeyi düşündüğümüz yerlerden Sex Museum'u gördük ve 3€ vererek şimdiye kadar edindiklerimizden çok, çok farklı bir müze deneyimi edindik. Şimdiye kadar ziyaret ettiğimiz diğer şehirlerinden herhangi birinde, ana caddenin ortasında böyle bir müze olabileceğini düşünemiyorum :) Amsterdam gerçekten de farklı, özgür, belki başka şehirlere göre "utanmaz" bir şehir. Bu mevzubahis utanmazlığın bir kanıtı da iki cadde ilerleyerek ulaştığımız Red Light District oldu. Burada Amsterdam'ın meşhur Red Light District'ini anlatmayacağım - ama şimdiye kadar anlatmadığım şeylerden farklı olarak, buranın anlatılacak bir yanı olmadığı için. Şehrin tarihi boyunca hep var olan bu ünlü bölge, tam olarak da anlatıldığı gibi bir yer aslında. Red Light'da bir süre dolaşıp eğlendikten sonra hostele dönüp uyuduk, sabah da kahvaltımızı ettikten sonra Sandeman's New Amsterdam ücretsiz turuna yetişme niyetinde olduğumuzdan aceleyle çantalarımızı alıp check-out olduk, tramvayla Flying Pig Downtown'a geçtik ve eşyalarımızı bırakıp turun başlangıç yeri olan Dam meydanındaki Milli Anıt'a gittik.

16:40 - ...ve yine hiç pişman olmadık -eski, "altın" ve modern dönemleriyle çağlar boyu Amsterdam'ı kapsayan, eğlenceli ve keyifli bir tur ile şehirle daha yakından tanışma fırsatı bulduk, ve Amsterdam'ın liberalliğinin yarattığı "uyuşturucu ve günah şehri" imajından çok öteye uzanan, muhteşem ve iyi korunmuş bir tarihi olan, güzel bir şehir olduğunu anladık. Yine tur bitiminde rehberimiz Audrey'in bundan çok daha fazlasını hak ettiğini bile bile kendisine 5€ bahşiş bıraktık ve Anne Frank evi müzesinden yürüyerek hostelimize döndük. Biraz dinlendikten sonra Westerpark'a bir yürüyüş yapmaya karar verdik.

(yazarın notu: buradan ertesi gün sabaha kadar olan kısımda yazmaya değer bir şey yok, zaten yazım da bu noktada okunamayacak kadar korkunçlaşıyor, sebebi ise Westerpark'da afiyetle yediğimiz Mexican "magic mushroom"lar, yani halüsinojen mantarlar. başımıza bir şey gelmediğini ve çok eğlenceli, eşsiz bir tecrübe edindiğimizi söylemek yeterli olur sanırım, yoksa mantarın yarattığı "trip" anlatılabilir bir şey değil :))

26.08.08


Hollanda, Amsterdam
Amstel nehri boyunca kanallar
13:52 - Kahvaltıdan sonra depozito karşılığı çantalarımızı Flying Pig Downtown'un bagaj odasına bıraktık ve 19:37'deki Köln trenine yetişebileceğimiz şekilde, uygun fiyatlı bisikletler kiralayabileceğimiz bir yer aramaya başladık. Ünlü MacBike, çok pahalı olması ve sınırlı tarifelerinin pek makul olmaması dolayısıyla ihtiyaçlarımıza cevap veremiyordu. Biz de biraz daha dolanıp Yellow Bike'ın aşağısında bir bisiklet+telefon+internet dükkanı bulduk ve 5 saati 7€'den iki bisiklet kiraladık.

17:54 - Amsterdam'ın kanalları ve keyifli bisiklet yolları boyunca bütün merkezi ve çevre adacıkları, ayrıca Vondelpark ve dün çok beğendiğimiz Westerpark'ı bisikletlerimizle güzelce gezdikten  sonra bisikletlerimizi aldığımız yere iade ettik ve yiyecek bir şeyler almaya, Dam meydanı civarındaki take-away dükkanlarını dolaşmaya başladık. İlginç ve zengin bir öğle yemeğimiz oldu - yarım Falafel, yarım Shoarma ve waffle. Falafel ve Shoarma, Orta Doğu yemekleri olması ve damak tadımıza çok yakın olmalarına rağmen daha önce hiç tatmadığımız yemeklerdi - Falafel, bir çeşit nohut köftesi (burada çok popüler bir vejeteryan yemeği imiş), Shoarma ise baharatlı döneri andırıyor.

23:20 - 4 tren değiştirmeli yolculuğumuz bizi nihayet Köln'e ulaştırdı ve burada Kenan'ın Kenan dayısı bizi istasyonda karşılayarak -bu kadar yolculuktan sonra karşılanmak harika bir duyguydu- arabayla evlerine götürdü. Burada Kenan dayının eşi Yasemin yenge bize nefis yemeklerinden ikram etti ve gece geç vakitlere kadar yolculuğumuzun hikayelerini ve bir sürü başka konuyu kapsayan güzel sohbetler ettik. Daha sonra, günlerden sonra ilk kez, Kenan'ın küçük kuzenlerinin (zavallı çocukları bizim için yataklarından ettiler) odalarında, müstakil ve dinlendirici bir uyku uyumaya çekildik.

27.08.08


Almanya, Köln
Köln Dom'u
21:47 - Bugün Interrail yolculuğumuzdan bir günlük bir tatil almış gibi olduk adeta. Sabah bizim standart kahvaltılarımızdan 20 tanesine bedel, muhteşem bir kahvaltı yaptıktan sonra internetten Köln-Düsseldorfer tekne seferlerine, Koblenz-Mainz ve Horsens trenlerinin saatlerine baktık. Maalesef, binip Mainz vadisi manzarasını göre göre gitmeyi planladığımız Köln-Düsseldorfer hattında Interrail değil, sadece Eurail biletleri geçerli olduğundan biz de planlarımızı bu gece de Köln'de kalıp yarın sabah erkenden Ren vadisi yolculuğumuzu trenle yapmaya karar verdik. Kenan dayı sağ olsun, arabayla bizi şehir merkezine götürdü, önce meşhur Köln Domuna gittik. Viyana'da birden binaların arkasında beliriveren Stephansdom'u gördüğüm zaman ne kadar etkileyici bulduğumu hatırlıyorum...şimdi ise karşımızda onun "abisi" duruyor gibiydi: devasa (bitirilmesi 400 yıl sürmüş!) façade'i ve ikiz kuleleriyle Kölner Dom. İçerisini açıkçası dışarısı kadar etkileyici bulmadım, taş işçiliği ve vitraylar harika olsa da

Almanya, Köln
Çikolata müzesi
St. Peter Bazilikası'ndan sonra şaşırma eşiğimin oldukça yukarılara çekilmesinden olsa gerek. Sırada 509 basamağı tırmanarak güney kulesine çıkmak vardı - öğrenci kartlarımızı göstererek 1€'ye içeri girebildik. Uzunca (ve spiral yapısından dolayı baş döndürücü) bir tırmanıştan sonra tepeye vardık. Sanırım kuşların girmesini ve yuvalanmasını engellemeye yönelik bir önlem olarak, yukarısı etrafı tellerle çevrilmiş, dev bir kafesten farksızdı - maalesef aşağıdaki muhteşem manzaranın bir kısmını kesecek kadar yoğun bir örgüyle çevriliydik. Yine de aralıklardan güzel kareler yakalama fırsatım oldu. Aşağı indikten sonra (inerken bu merdivenler kaydırak şeklinde olsaydı acaba nasıl olurdu diye düşünerek kendimi eğlendirdim) Çikolata Müzesi'ne doğru yola çıktık. Köln'un çikolata konusunda bir ünü yoktu aslında (Kölner Dom ve Cologne Suyu -evet, kolonya- ile ünlü burası), ama ünlü İsviçre çikolatacısı Lindt buraya çikolatanın tarihi ve yapımını kapsayan güzel sergilerle süslü bir müze açmış. Biz de müzede Lindt'in leziz çikolatalarının nasıl üretildiğine tanık olduk, Orta Amerika uygarlıklarının kakao ağacıyla ilişkilerini, kakaonun Avrupa'ya gelişini ve yaygınlaşmasını, tarih boyunca çikolata yapımının nasıl geliştiğini ve daha pek çok şey öğrendik. Beklediğim kadar olmasa da temasını başarılı bir şekilde yakalayan bir müze olduğunu söyleyebilirim. Buradan Kenan'ın akşam Köln'den ayrılıp Türkiye'ye uçacak olan başka bir dayısını ziyarete gittik, daha sonra da akşam yemeğimizi yiyip eve döndük.

28.08.08

10:21 - Yine güzel bir kahvaltıdan sonra çantalarımızı toparlayıp (Yasemin yenge bütün çamaşırlarımızı yıkamakta ısrar etmişti, o yüzden her şeyi baştan tekrar yerleştirdik, böylece yol boyu düzeni bozulan çantalarımıza tekrar düzen verme fırsatımız oldu) Köln Hauptbahnhof'a gittik. Burada Kenan dayıya veda ettik, ve en içten teşekkürlerimizi sunduktan sonra bizi Koblenz'e ulaştıracak olan ICE 27'ye bindik.

12:26 - Koblenz'de Ren Vadisi manzaralarını daha iyi görmemize olanak tanıyacak bir bölgesel (Regio) trenine binip yaklaşık 1 saat boyunca yeşil tepelerin arasına Ren'in yüzyıllar içinde oyduğu vadiye kurulu köyleri, ve tepeleri süsleyen burgları (kale) seyrederek ilerledik. Vaktimiz olsaydı br yerlerde durup tepelerde yürüyüş yapmak, veya bisikletle gezmek harika olurdu ama maalesef bu gece varmış olmamız gereken Horsens'e (Danimarka'da Ortaçağ Festivalinin gerçekleştirileceği kasaba) daha çok yolumuz var...

17:10 - Danimarka yönüne giden trenlerde 30-40 dakikalık gecikmeler meydana geldiğinden Hamburg Hbf'de bir süre daha bekleyeceğiz gibi görünüyor. En büyük endişemiz ise gece fazla geç bir saatte Horsens'e varıp kalmayı umduğumuz kamp yeriyle Trier'de yaşadığımız şeyi bir daha yaşamak - keşke resepsiyonları bu kadar erken kapatmasalar!

18:05 - Tren 35 dakikalık bir rötarın ardından nihayet hareket etti. Horsens'de kalacağımız yer olan Husodde Camping ile telefonda görüştük ve resepsiyonun saat 22:00'de kapandığını öğrendik. Bizim oraya varışımız en erken 22:30 gibi olacağından planımızı bu gece trenimizin son durağı olan Aarhus'da kalıp ertesi gün Horsens'e geçmek şekilde değiştirdik.

23:50 - Bütün temkinimize ve çabalarımıza rağmen maalesef yine planlarımız suya düştü - Aarhus'da kalmak istediğimiz HI hostelinin tamamen dolu olduğunu öğrendik, odası olan yerler ise kişi başı 300 Danimarka kronu gibi fahiş fiyatlar istiyordu. İstasyonu da uyumak için pek cazip bulmadık - nöbet bekleyen istasyon görevlileri pek de hoş bakmıyordu bize...

29.08.08


Danimarka, Horsens
Horsens fiyordu
11:10 - O yüzden biz de ne yaptık? Biletimizi kullandık! Önce Aarhus'dan Odense'ye 1 saat 45 dakikalık bir yolculukla saati 2 ettik ve Odense'deki HI hostelini de kontrol ettik, ama tabii ki resepsiyonu açık değildi. Oradan da Danimarka'nın kuzey ucuna yakın biryerlerde olan Aalborg'e giden bir trene bindik. Vardığımızda saat 6'yı geçmişti, gece trenleri de pek kalabalık olmadığından ikili koltuklara uzanarak uyumamız pek sorun olmadı. Aalborg'dan tekrar Aarhus'a geçtik, buradan da Kopenhag'a giden trenlerden birine binerek Horsens'e ulaştık. 4 numaralı otobüsle Hussode sahil şeridi bölgesine ulaşıp kamp yerimizi bulduk. Giriş, bir gecelik ücret ve duşların/sıcak suyun kullanımı sağlayan kartın dolumu kişi başı 211 Danimarka kronu tuttu - Danimarka epey pahalı bir yer! Ancak kamp yerinin manzarası tartışılmayacak kadar harika idi: hemen deniz kenarında, baştan aşağı yemyeşil, ormanlık, ve yine baştan aşağı ormanlarla kaplı karşı kıyıyı da gören bir kamp alanıydı Hussode Strand Camping. Ki zaten böyle olmasa bile pek şikayet edecek durumda değildik :). Çadırımızı kurup yerleştik.

13:48 - Uzun zamandır (taa Venedik'ten beri!) deniz görmediğimizden olacak, havanın (ve sonradan öğrendiğimiz üzere, denizin) soğukluğuna aldırmadan mayolarımızı girip denize girdik. Ocak ayının ortasında Kaş'ta da böyle şeyler yapmay alışık olduğumdan (ODTÜ SAS'a selamlar olsun buradan :)) alışmam uzun sürmedi. Kenan'ın gözlüklerini alıp küçük bir denizaltı gezintisine çıktım. Deniz, hem bulanıklığı, hem içinde gezinen kocaman balıklar, hem de neredeyse tamamen yosunlarla kaplı dip yapısı ile bizim denizlerimizden çok farklıydı. Geri dönüp birer duş aldıktan sonra gecenin yorgunluğunu atmak için biraz uyumaya karar verdik.

15:11 - Ocağımızda yemek pişirip yedikten sonra (fiyatları görünce dışarıda yemekten vazgeçtik) yürüyerek Horsens'e dönüp bizi Danimarka'ya getiren Ortaçağ festivalini görmek için yola çıktık.


Danimarka, Horsens
Ortaçağ festivali
23:20 - Kamp yerinden Horsens merkezine yaklaşık 1 saatlik bir yürüyüşten sonra festival alanına vardık. Otobüsle yanından geçerken biraz hayal kırıklığı yaşamıştım ama festival başlayıp kalabalık festival alanına doluşunca -hem de inanılmaz bir kalabalık!- pek bir güzel oldu ortam. Çeşitli ülkelerin "medieval" kıyafetlerine bürünmüş yüzlerce, belki de binlerce insan, ortaçağ enstrümanlarıyla ortaçağ müzikleri çalan gruplar, ateş gösterileri, arenada çarpışan atlılar, şövalyeler, kömürlerin üzerinde cızırdayıp etrafa muhteşem kokular salan etler, otantik kupalarda yerel ortaçap içkileri... En güzel gösterilerden biri de bir demirci ocağında eski usüllerle kamalar döven demirciydi (blacksmith). Arada bir de geçit törenleri oluyordu, buradaki dev Irish Wolfhound'lar da oldukça etkileyiciydi. Izgarlardaki mis gibi kokular yayan etler iştahımızı kabartsa da Danimarka'nın ne kadar pahalı bir ülke olduğunu unutmamız için yeterli değildi bu, o yüzden bu günlük 15 krona birer "honeymead" (bir çeşit ballı likör) harici bir harcama yapmadık. Ama honeymead gerçekten de güzeldi :). Kamp yerimize giden son otobüs 22:10'da olduğundan nispeten erken bir saatte festival alanından ayrılmak zorunda kaldık. Bir süpermarketten aldığımız pizzaları kamp yerinin fırınında pişirip iştahla yedikten sonra Kenan uyumaya çekildi, ben de biraz sahile inip yıldızları ve sütliman denizdeki yansımalarını izledikten sonra çadıra dönüp uyudum.

30.08.08

13:33 - Bugün bir değişiklik yapıp kahvaltıdan sonra Kenan ile ayrı ayrı gezinmeye karar verdik - saat 23:00'de tekrar çadırda buluşmak üzere. Şehir merkezine inip bir bisiklet kiralayarak çevreyi gezmeyi, akşamüstü de festival alanına geri dönmeyi planlıyorum.


Danimarka, Horsens
Festivalin gece atmosferi
20:08 - Ve tabii ki söz konusu bisiklet kiralama olunca çoğu zaman olduğu gibi yine şanssızlığım tuttu. Günlerden cumartesi olduğu için bütün mağazalar öğleden sonra kapalı idi, benim otobüsle şehir merkezine inmem ise neredeyse saat 3'ü bulmuştu. Çaresiz, planımdan vazgeçmek zorunda kaldım. Neyse ki bisiklet kiralayacak yer ararken civarda bulduğum ve ihtiyacım olan bazı eşyaları çok ucuza alabilmem (Avrupa geneli için ucuz, Danimarka için çook ucuz!) beni biraz sevindirdi. Bisikletle yapamadığım gezinin bir boy büyüğünü trenle yapmaya karar verdim ve istasyona gidip ilk kalkan trene binerek Jutland'ı gezmeye başladım. Danimarka gerçekten de muhteşem bir doğaya sahip, ayrıca neredeyse bir tabak kadar düz! Ülkenin en yüksek yeri (civarından geçerken öğrendim) 171 metre yüksekliğindeki bir tepe, ortalama yükseltisi ise 30m civarında. Aarhus, Vejle ve diğer civar kasabaları şöylecene bir gezdikten sonra Horsens'e dönmek için tekrar trene bindim.

22:00 - Bütün gündür para harcamıyor olmanın vediği güvenle festivalde iki gündür aklımı başımdan alan cızır cızır etlerden, kreplerden ve elmalı tartlardan yiyip güzelce doyduktan sonra daha önce izleyip beğendiğim bir müzik grubunun performansını oturup bu sefer baştan sona izledim. Festivali akşam vakti çok daha otantik buluyordum - sokak ışıkları yerine meşaleler ve gaz lambalarının etrafı aydınlatıyor olması yaratılmaya çalışılan ortaçağ atmosferini çok daha güçlü hale getiriyordu. Son otobüse yetişebilmek için durağa gidip beklemeye başladım.

31.08.08

12:27 - Kamp yerinden ayrılıp otobüsle Horsens tren istasyonuna ulaştık ve Fredericia trenine bindik. Ama buraya vardığımızda kötü bir süpriz bizi bekliyordu: Padborg'a giden tren seferi iptal edilmişti. Berlin'e ne kadar geç kalacağımızı kara kara düşünmeye başlamıştık ki, ilginç bir şey oldu: bilet gişesindeki görevli, Padborg'a gitmek için bekleyen yaklaşık 15 kişi için taksi çağırdı ve biz de taksilerden birine binip Padborg'a doğru yola koyulduk. İstasyondan ayrılmadan önce görevliye bu taksi için ek bir ücret ödeyip ödemeyeceğimizi sorduk, o da taksiye ücret ödemeyeceğimizi söyledi, hem de biletimizi bile kontrol etmeden. Umarım bir problem olmaz, yoksa taksinin ücretini ödeyebileceğimizi pek sanmıyorum.

13:20 - Danimarka ilginç bir ülke gerçekten...biletimiz kontrol bile edilmeden 1300 kronluk, gayet konforlu ve hızlı bir taksi yolculuğu yapmak mümkün burada! Trenle varacağımızdan 20 dakika erken vardık Padborg'a sonraki Hamburg trenine de geç kalma ihtimalimiz böylece ortadan kalkmış oldu.

14:10 - Tam tren Padborg'dan ayrılırken artık bir klasik haline getirdiğimiz "trenin kalkmasına 1 dakika kala geride unuttuğu eşyaları hatırlama" ritüelini bir kez daha tekrarladık: ben kapşonlu üstümü taksiden ya inerken, ya da indikten sonra düşürdüğümü farkettim... Flensburg istasyonunda görevlilere eşya kaybını haber verdik, umarım bulabilirler, çünkü bu kapşonlu üstümü gitmeden önce İstanbul'daki yakın arkadaşlarım hediye etmişlerdi. Kaybolursa gerçekten çok üzüleceğim :(

20:47 - Maalesef, Berline'e vardığımızda treni tekrar aratıp sorduk, ancak istasyonda veya trende bir şey bulamadıklarını öğrendik. Bir hediyeyi kaybetmiş olmanın yanı sıra, yanımda getirdiğim tek uzun kollu/kalın giyisi olduğundan dolayı şimdi yeni bir tane almam gerekecek. Berlin Hbf'ye vardığımızda Roma Termini'nin yarattığı etkiye benzer bir etki yarattı bende, ama bu istasyon genişlemesine değil, yukarı doğru uzanıyor...tam 5 katlı, minik bir gökdelen gibi. S-Bahn treni ile (Interrail biletimizi yerel ulaşım için de kullanabildiğimizi öğrendiğimizde çok mutlu olduk) Alexanderplatz'e gidip oradan hostelimiz Wombat's a yürüdük. Check-in olduk ve odamıza çıktık, çok geçmeden de Wombat's kaldığımız en iyi hosteller arasında yerini aldı. 7 katlı yepyeni binası, kapalı poşetler içinde verilen çarşaf-yastık-yorgan kılıfları, her yerde elektronik kartlarla erişim sistemi, pırıl pırıl ve tam donanımlı mutfağı, son derece merkezi yeri ve dostane resepsiyonistleri ilk bakışta aklıma gelenler sadece. Mutfakta bir şeyler pişirip yemeyi düşünüyorduk ama sonra pişirecek pek bir şeyimiz olmadığını farkettik, Pazar akşamı bu saatte açık market bulmak da zor olduğundan dışarıda yemeye karar verdik.


Almanya, Berlin
Sinagog ve Jewish Museum
22:51 - Hostelin hemen çaprazında bulunan Marrakesh isimli bir lokantaya gidip - biraz da tüm gün bir şey yememiş olmanın etkisiyle - 15€'lik menülerden iki tane söyledik. Marrakesh, adından da anlaşılabileceği üzere, bir Ortadoğu lokantasıydı: dekoru Türkiye'deki nargile kafeleri andırıyordu, oturacak yerler büyük yastıklarla bezeli rahat divanlardı ve menü baştan aşağı tanıdık şeylerle doluydu. İlk önce hepsi birbirinden leziz meze tabakları geldi - patlıcan ezme, haydari, kızarmış hellim (kızarmış hellim! bir Kıbrıslı olarak Berlin'in ortasında "ortadoğu mezesi" olarak kızarmış hellim yemek nasıl bir duyguydu, anlatmam imkansız...), minik köfteler ve bir çeşit puf böreği. Bunları silip süpürdükten sonra ne gelecek diye beklerken garson iki elinde, bir tanesi ikimizi doyurmaya yetecek büyüklükte, iki tepsi yavrusu tabakla çıkageldi. Mangalda tavuk şiş (tavuğun terbiyesi inanılmaz iyi yapılmıştı), kuzu şiş, köfte, yanında yeşil salata ve bir patates kızartması dağı ile karşı karşıyaydık...tabakların ancak yarısından biraz fazlasını bitirebildik (kalan patatesleri bir poşete doldurup kendi çapımda çingenelik yaptım biraz :)). Kapanışı da hafif güllü muhallebiyi andıran ve etrafı taze meyvelerle süslü bir tatlıyla yaptık. Gerçekten de harika bir yemekti; doyurucunun ötesinde olduğu kesindi, patlamak üzereydik. Yemekten sonra hostelin karşısındaki internet cafeye gidip (internetin saati 1€ idi - Danimarka'daki saati 4€'lik kafelerden sonra ilaç gibi geldi!) gezimizin son ayağı olan Finlandiya için biraz araştırma yaptık. Sonra da hostelimize dönüp uyuduk.

01.09.08


Almanya, Berlin
Holocaust memorial
14:32 - Sabahletin hostelin bitişiğindeki restoranda 3.5€'ye açık büfe kahvaltımızı ettikten sonra daha verimli geçeceği düşüncesiyle bugünü de ayrı ayrı geçirmeye karar verdik. Ben önce Hauptbahnhof'a giderek yarın geceki Helsinki-Rovaniemi yataklı treninde yerlerimizi ayırttım. Oradan da tekrar S-Bahn ile Zoologischer Garten'e (hayvanat bahçesi) gidip 14€'ya yolculuğun başından beri devam eden egzotik hayvancıklar görme isteğimi (?!) dindirmek amaçlı, hayvanat bahçesi+akvaryum bileti aldım. Önce hayvanat bahçesini gezdim; tapirler, dev suaygırları, kutup ayısı ve dev pandalar gibi daha önce tanışmadığım türleri görebilmek güzeldi. Türkiye'deki hayvanat bahçelerindeki daracık kafeslere hapsolmuş hayvanlardan çok daha bakımlı ve iyi durumda görünüyordu buradaki hayvanlar, yine de eğer hepsini özgür ortamında görebilme şansım olsaydı bunu çok daha fazla isterdim. Akbabaların yem yeme saatine denk gelmem de ayrı bir bonus oldu benim için: bakıcılarının kafeslerine koyduğu ölü fareleri yiyişleri korku filmlerine yaraşır sahneler oluşturuyordu adeta. Buradan kapısında kocaman bir Iguanadon (bir çeşit dinozor) heykeli bulunan akvaryum binasına yöneldim. Akvaryum gerçekten de nefes kesiciydi benim için; zaten bir su altı hayranı olarak akvaryumda iyi zaman geçireceğimi tahmin ediyordum aslında. Bir buçuk saatten fazla bir süre, çeşit çeşit, rengarenk, görmek için akvaryumun içinde aranması gereken minicik balıklardan kocaman köpekbalıklarına, balıkları inceledim. Üst kata çıkıp yılanlar, iguanalar, diğer egzotik sürüngenler ve orta bölmedeki şirin mi şirin Nil timsahını da şöylece bir ziyaret ettikten sonra katılmak istediğim Sandmann's bisiklet turuna geç kalmamak için yola çıktım.


Almanya, Berlin
Brandenburg Kapısı
19:16 - Ve yine Sandmann's New Europe turlarının büyüsüyle geçen bir 3 saatin ardından gelen bir yazı - üstelik bu seferki bisiklet üzerindeydi! Büyük Sinagog, Museums Island, Operaplatz, Checkpoint Charlie, Berlin Duvarı'nın son ayakta kalan kısımlarından biri, Brandenburg kapısı, Holocaust Memorial ve parlemento binası gibi pek çok yeri kapsayan gezinin sonuna doğru yağmur yağmaya başlamasa çok daha iyi olacaktı benim için, ama maalesef epey bir ıslandık. Yine de, harcanan zamana -ve her zamanki gibi yetersiz bulduğum- 5€ bahşişe kesinlikle değerdi. Berlin'in aslında nasıl derin bir tarihe sahip, ama savaştan sonra yıkılıp küllerinden adeta yeniden doğan bir şehir olduğunu anladım - şehrin şu anki haline kavuşmasını göz önüne alırsak, benden bile gençti neredeyse!

23:27 - Biraz uyuduktan sonra -bisikletli tur biraz yorucu olmuş sanırım- biraz çantamı topladım ve bir şeyler yiyip gezinmek için dışarı çıktım. Berlin TV kulesi gece ışıklandırmasıyla çok güzel görünüyordu...tepesine çıkmak isterdim ama bugün zaten haddimden fazla harcama yapmış olduğum için vazgeçtim. Hostelin karşısındaki kafeden yarınki uçağımız için gerekli bilgileri aldıktan sonra Wombat's a dönüp hiç çıkmadığım en üst kata çıkmaya karar verdim. Burada daha önce Viyana'da gittiğimiz Wombar'ın Berlin versiyonu vardı. Bardan ücretsiz "welcome drink"imi aldıktan sonra bir Çinli arkadaşla biraz sohbet ettim. Sohbetimiz hiç farkında olmadan yiyor olduğu Ülker bisküvilerden başladı, Türkiye'de ve Çin'de gezi tavsiyeleriyle ve çeşitli konularla devam etti. Onunla da vedalaştıktan sonra odaya dönüp uyudum.

02.09.08

11:15 - Hostelin yanındaki restoranda yine açık büfe kahvaltımızı ettikten sonra check-out olduk ve Berlin Tegel havaalanına giden otobüslerin geçtiği durağa gittik. Az sonra otobüs geldi, şöförden 2.10€'ye birer bilet aldık. Yaklaşık 40 dakika sonra Tegel havaalanına vardık, dün online check-in yaptığımız için sıra beklemeden, doğrudan bagajlarımızı verip bekleme salonuna doğru ilerlemeye başladık. Güvenlik kontrollerinden problemsiz bir şekilde geçtikten sonra (sadece mataralarımızı boşaltmamızı istediler, uçağa sıvı madde sokmak yasakmış) bekleme salonuna vardık ve uçağımızın 45 dakika rötar yapacağını öğrendik - 11:05 yerine 11:50'da kalkacaktı. Rötarın artamamasını umarak beklemeye başladık.

11:35 - Uçağa bindik ve yerlerimize yerleştik, az sonra havalanacağız sanırım. Hava açık sayılır, pencere kenarındaki yerimden güzel Baltık denizi manzaraları görmeyi umuyorum :)

(saat dilimi değişiyor: GMT+1 --> GMT+2, saatlerimizi bir saat ileri aldık)

15:02 - Güzel bir yolculuğun ardından (manzara başlangıçta iyiydi, ama sonra bulutlar başladı) Helsinki Vantaa havalimanına indik. Hafif bir yağmur yağıyordu. Bagajlarımızı alıp şehir merkezine giden otobüslerden birine bindik. Şöförden 3.80€'e birer bilet aldıktan sonra bagajlarımızı aradaki bagaj bölümüne yerleştirdik ve şehre doğru yol almaya başladık.

21:07 - Şehir merkezine ulaştığımızda merkezi tren istasyonuna gidip dolaplara çantalarımızı bıraktık (kocaman bir bagaj dolabının 24 saati 4€, ve bir dolaba iki çantayı da sığdırabildik, bu açıdan oldukça ucuz olduğunu söyleyebiliriz), sonra da Lonely Planet'in bahsettiği, saat 18:00'e kadar interneti ücretsiz kullanabildiğimiz (Helsinki Üniversitesi'nin bir hizmeti imiş) bir terminalden en yakın Subway'i bulduk ve Rovaniemi'den sonraki planımızı yaptık. Subway'de yemeğimizi yedikten sonra Forum alışveriş merkezinin alt katındaki bir süpermartketten alışveriş yapıp 22:30'da kalkacak trenimizi beklemek için istasyona döndük.

03.09.08


Finlandiya, Rovaniemi
Göller ve ormanlar
12:20 - 3 kişilik rahat kompartımanımızda kişi başı sadece 11€'ye yaptığımız güzel bir gece yolculuğunun ardından 10:40 gibi Rovaniemi'ye ulaştık. Rovaniemi, Finlilerin Napapiiri olarak isimlendirdiği Kuzey Kutup Dairesi'nin hemen güneyindeki, "Lapland'ın başkenti" olarak anılan bir şehir, buraya gelmeyi ikimiz de çok istiyorduk. Akşam 21:10'da Tampere-turku istikametine bizi taşıyacak olan gece treninde yerlerimizi ayırttıktan sonra çantalarımızı istasyondaki dolaplara bırakıp şehir merkezine doğru yola koyulduk. Hava yağmurlu olmasa da oldukça serindi. Turist bilgi ofisinden civara ve nereden bisiklet kiralayabileceğimizi öğrendikten sonra hemen ilerideki Arctic Safaris'den saat 17:00'ye kadar 12€'ye birer dağ bisikleti kiraladık, ve kutup dairesinin üzerine kurulu olan Santa Claus Village'a doğru yola koyulduk.


Finlandiya, Rovaniemi
Kuzey kutup dairesi
17:40 - Lapland'ın güzelliğiyle insanı büyüleyen, ormanlar ve göllerle kaplı doğasında yaptığımız bir buçuk saatlik keyifli bir sürüşün ardından Santa Claus Village'a vardık. Dünyanın çeşitli yerindeki Hristiyanlar, Noel Baba'nın, yani St. Nicholas'ın farklı yerlerde evi olduğuna inanıyor - sözgelimi, Amerikalılar Kuzey kutbunda yaşadığını düşünürken, İngilizler Noel Baba'nın Finlandiya'daki Santa Claus Köyü'nde yaşadığına inanıyor! Burada Noel Baba'nın kendi postanesi var - söylendiğine göre Noel neşesiyle ve hediye isteğiyle yanıp tutuşan minik İngilizler, her yılbaşında buraya yarım milyon kadar mektup gönderiyorlarmış :). Aynı zamanda çok güzel hediyelik eşyalar satan dükkanlar da var burada, biz de buraları gezip alışveriş yaparak epey bir zaman geçirdik. Postaneden kartlarımızı attıktan sonra dönüp bisikletlerimizi iade ettik. Buradan Lapland Kütüphanesi'ne geçip buradaki ücretsiz internet terminallerinden yarın kalacağımız Hostel Turku'da yerimizi ayrıttık ve yemek yemek için güzel yürüyüş yolları olan yakınlardaki bir tepeye doğru yola koyulduk.

21:23 - Tepenin zirvesine kadar çıkacak vaktimiz (ve halimiz) kalmadığından ağaçlarla kaplı yamaçlarından birinde yemeğimizi hazırlayıp yedik. Yağmur başlayınca daha fazla vakit kaybetmeden, yürüyerek tren istasyonuna döndük ve bu sefer iki kişilik (ama kişi başı 26€) olan odamıza çekildik. Geldiğimiz trenin iki katından daha pahalı olmasına rağmen geniş yatakları ve duş kullanma imkanı ile oldukça güzel bir trendi.

04.09.09

09:08 - Orjinal planımız sabah 05:40 gibi Tampere'de inip oradan Turku trenine binmekti, ama hem yorgunluğun etkisi, hem de bu kadar para ödemişken biraz daha uyuyup keyfini çıkarma isteğiyle Helsinki'ye kadar beklemeye karar verdik. 08:37'gibi Helsinki'ye inip 09:08 Intercity Turku trenine yerimizi ayırttık (3€) ve trene binip Turku'ya doğru yola koyulduk.


Finlandiya, Turku
Forum Marinum'un müze-tekneleri
15:21 - Saat 11:00 gibi Turku'ya vardıktan sonra Hostel Turku'ya gidip çantalarımızı bıraktık ve şehir merkezine gittik. Buradak S-Markt'dan alışveriş yaptıktan (ve girişin hemen yanındaki slot makinelerine bozuk paralarımızı kaptırdıktan) sonra hostelimize dönüp check-in olduk. Hostel Turku, bir Hostelling International hosteli olmasına rağmen oldukça güzel ve moderndi aslında. Mutfak şimdiye kadar gördüklerimizin en büyüğüydü, tuvalet ve duşlar gayet temiz ve güzeldi, 4 kişilik odamızda bir buzdolabı bile vardı! Hızlıca bir yemek yedikten sonra 4 saatliğine (5€! ucuz!) iki bisiklet kiralayıp Turku ve civarını keşfe çıktık.


Finlandiya, Turku
Turku kalesi
20:59 - Nehir boyu ilerleyip Turku kalesi (açıkçası çok daha etkileyici bir şey bekliyorduk, boyutları ve basitliğiyle bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı, demek ki Finlandiya'da böyle bir kale anlayışı varmış...) ve Forum Marinum'un müze teknelerini gördükten sonra Ruissalo adasına doğru ilerledik. Bir süre sonra şehir ve uygarlığa dair her şey görünürden kaybolmuştu; koca koca ağaçlar, yosun tutmuş kayalar ve "Şirin evleri"ne benzeyen renkli mantarların arasından giden patikalarda bisikletlerimizi sürdük. Sonra adanın özel mülk alanlarına varana kadar güney kıyısı boyunca ilerledik. Baltık denizi ve hem yakın, hem de uzaklardaki adacıklar harika bir manzara oluşturuyordu. Buradan tekrar kuzeye doğru dönüp adanın ortasındaki yaşlı meşe ormanları içinde dolaştık. Büyük bir kısmı dümdüz olmasına rağmen yol boyunca minik tepecikler, çıkarken yorsalar bile diğer tarafından inerken bizlere eğlenceli dakikalar yaşattılar. Aslında adanın güneybatı ucuna kadar gitmeye niyetliydik, ama güneş yavaş yavaş batmaya ve hava soğumaya başlamıştı, biz de bu yüzden tekrar hostelimizin yolunu tuttuk. Hostel Turku'nun geniş ve tam teşekküllü mutfağında yemeğimizi pişirip yedikten sonra odamıza çekildik.

05.09.08

11:13 - Hostel Turku'nun kapsamlı mutfak olanaklarından bir kez daha faydalanarak güzel bir kahvaltı hazırladıktan sonra yürüyerek tren istasyonuna ulaştık. Seyahat merkezindeki görevli, Helsinki'ye giden IC treni için rezervasyon yaptırmamıza, dolayısıyla bir bedel ödememize gerek olmadığını söyleyince biraz şaşırdık (gelirken 3€ ödeyerek rezervasyon yaptırmıştık), ama en azından daha fazla gereksiz para ödememize gerek kalmayacaktı. Trene bindik, bilet kontrolörü geldiğinde Interrail biletimi uzattım, geri aldığımda Travel Report kısmını doldururken farkettim ki bugün biletlerimizin son günü...yavaş yavaş yolculuğun sonuna geliyoruz :)

18:49 - Helsinki'ye ulaştıktan sonra tramvayla Oopera durağına gidip yürümeye başladık - kitabımız Hostel Stadion'a ulaşımı böyle tarif ediyordu. Epey bir yürüyüp aynı istikamet üzerinde ikinci tramvay durağını da geçince yürüyüş mesafesinin tam olarak kitapta yazdığı gibi 5 dakika olmadığına kanaat getirdik. Üçüncü durağımızı da geçip sağa dönünce hostele vardık; Stadion bir HI hosteli idi ve çoğu HI hostelinde olduğu gibi odalara ancak saat 16:00'dan sonra girilebiliyordu. Biz de çantalarımızı bagaj odasına bırakıp Helsinki şehir merkezine döndük. Burada biraz gezinip alışveriş yaptıktan sonra hostele döndük - ama bu sefer hesaplarımızı iyi yapıp döneceğimiz zamana kadar bütün ulaşım masraflarımızı kapsayacak, 12€'ya 3 günlük Helsinki ulaşım bileti aldık, Roma ve Paris'de baştan yapmadığımız için epey pişman olduğumuz bir uygulama idi bu. Duş alıp eşyalarımızı odaya yerleştirdik.


Finlandiya, Helsinki
Ravintola Lappi
22:10 - Ufak bir gezinti ve güzel bir akşam yemeği umutlarıyla tekrar şehir merkezine indik. Rovaniemi'de denemek isteyip deneyemediğimiz geyik etini deneme zamanı gelmişti, hem de kitabımızın "splurge" tabir ettiği, otnatik, pahalı ama oldukça kaliteli bir Lapp restoranı olan Ravintola Lappi'de. Artık yolculuğun sonuna neredeyse varmış olduğumuz için bütçe konusunda daha az temkinli davranıyorduk diyebiliriz sanırım. Ben aperatif olarak cranberry suyu-cloudberry suyu-votka karışımı bir içecek, ana yemek olarak da geyik sote aldım. Aperatifim son derece ferah ve lezzetliydi, cranberry/cloudberry sularının oranı çok iyi ayarlanmıştı ve votkanın yakıcılığı neredeyse hiç hissedilmiyordu. Ana yemek ise başlı başına şahaneydi...aslında şimdi düşününce farkediyorum ki, son derece basit bir yemekti - büyük bir tabağın üzerinde servis edilen bol miktar patates püresi, sotelenmiş geyik eti ve minik bir cloudberry yığınından ibaretti. Geleneksel Lapland kıyafetleri giyen garsonlardan birinden ekmek rica ettik, bize küçük

Finlandiya, Helsinki
Havai fişekler
bir sepetin içinde dört parça, üzerinde eritilmiş tereyağı olduğunu düşündüğüm minik ekmekler getirdi, ve sonra yemeğe başladık. Yemeklerimiz bittiğinde adeta kendimizden geçmiştik - ne Roma, ne Paris, ne de Berlin'de yediğimiz "pahalı" yemekler bunun yanına bile yaklaşamazdı. Belki Paris'de yediğimiz, zarif ve kompleks Fransız "haute cuisine" mutfağının ürünü tavşan sote ve orman meyveleriyle pişirilmiş ördek lezzet açısından daha rafineydi, ama hayatımda bu basit köylü yemeğini andıran patates püreli geyik soteden aldığım lezzeti hiç bir yemekten almamıştım daha önce. Belki uzun süredir güzel yemekler yemiyor olduğumuzdan, belki de geyik eti çok lezzetli olduğundan, belki de başka bir sebepten; bilemeyeceğim. Üstelik Lappi öyle inanılmaz pahalı bir yer de değildi; aperatifim için 5.50€, geyik sote için ise 17.90€ ödedik. Tereyağlı ekmeklerin lezzetinden ayrıca söz etmek istiyorum ama bunlar söz edilerek anlatılabilir şeyler değiller, o yüzden etmeyeceğim :). Bu muhteşem gastronomik tecrübeden sonra hala mest olmuş bir şeklide tramvay durağına ilerlerken havai fişek gürültüleriyle irkildik. Biraz ilerideki bir açıklıkta büyük bir kalabalık toplanmıştı. Biz de onlara katıldık ve bir süre havai fişekleri izledik - oldukça güzel bir gösteriydi. Daha sonra bu havai fişeklerin 11. Finlandiya havai fişek şampiyonluğu kapsamında atılıyor olduğunu öğrendik. Daha sonra tramvayla -ama bu sefer Auroran Sairaala (Aurora Hospital) durağına- hostelimize dönüp uyumaya çekildik.

06.09.08


Finlandiya, Helsinki
Suomenlinna sahili
13:02 - Hostel Stadion'daki yaşlı amcalarla (horlayan, kötü kokan, Rusça harici iletişim kuramayan yaşlı amcalar :() dolu odamızda pek de rahat olmayan bir uykudan sonra hostelin mutfağına inip kahvaltımızı hazırladıkv e yedik. Maalesef HI hostelleri hakkında Hostel Turku'da edindiğim güzel izlenimleri yitirmek için sebep oldu bana Hostel Stadion - tuvaletlerin yosun kokması, 160 kişiye sadece 10 metrekare mutfak alanı ayırmış olmaları, bir "gençlik hosteli"nin 50-60 yaşında insanlarla dolu olması, bize HI üyelik kartımız olup olmadığını bile sormayan resepsiyon görevlisi (az daha 15€ geçirecekti bize böyle) hostelin güzelliklerinden sadece birkaçı. Tramvaya binip şehir merkezine indik, Helsinki'yi ve civarındaki adaları bisikletle dolaşmak istiyorduk. Greenbike'a gittik, ama oradaki adam "1 günlüğü 15€" (1 günlüğü dediği de saat 10-17 arası) diyince vazgeçtik. Kauppatori'ye yürüyüp Suomenlinna adasına giden feribotu beklemeye başladık - 3 günlük ulaşım kartımız bu feribotu da kapsıyordu.


Finlandiya, Helsinki
King's Gate
15:57 - Suomenlinna'nın turistik alanlarından biraz uzaklaşmaya çalışınca Finlandiya'nın başka bir "vahşi" yüzüyle daha tanıştık - dalgaların dövdüğü, bazı yerleri neredeyse pürüzsüz hale gelmiş, kocaman kayalıklı sahiller. Bu sahil kenarı kayalarının birinde oturup biraz dinlendikten ve etrafı seyrettikten sonra adanın güney ucuna doğru devam ettik. Bir zamanlar İsveçlilerin Rusya'nın genişlemesine karşı altı adanın üzerine kurduğu bu deniz kalesi, oldukça iyi korunmuş ve Unesco'un Dünya Mirası mekanları arasında. Minik tepelerin oluşturduğu mevzilerin arasına yerleştirilmiş dev toplar, adanın askeri geçmişinin hikyalerini anlatıyordu. Bu kıyıda kayalar dimdik denize inen sarp uçurumlar oluşturuyordu, ve kenarlarda hiç korkuluk yoktu. Bu uygulama biraz tehlikeli olsa da böyle bir yerin orjinalliğini ve atmosferini çok daha iyi koruduğunu düşünüyorum. King's Gate'i de gördükten sonra yine kıyıdaki kayalardan birinin üzerinde bir yemek molası verip ana iskeleye döndük ve Helsinki merkezine dönmek için beklemeye başladık.

23:30 - Hostele dönüp akşam yemeğimizi hazırladık, yemeğimizi yerken salonda Hostel Turku'daki oda arkadaşımız Graham ile tekrar karşılaştık. Yemeğin ardından onun Nordic Berries aromalı Koskenkorva, Kenan'ın da rakı ikramları eşliğinde keyifli bir sohbet ettik. Ardından da hep beraber bir şeyler içmeye dışarı çıkmaya karar verdik.

07.09.08


Finlandiya, Helsinki
Kansallismuseo'da Fin tahtı
11:10 - Dün gece Helsinki'nin popüler Irish Pub'larından biri olan Moley Malone'de epey bir vakit geçirdik ve hostele dönmemiz saat 4'ü buldu. Kafamdaki "Irish Pub" modeline tam olarak oturduğunu söyleyemem, ama yine de güzel bir yerdi - özellikle çok sevdiğim Bailey's-on-the-rocks'ı uzun süreden sonra tekrar içme fırsatım oldu. Sabah kahvaltımızı ettikten sonra Graham'ın oldukça güzel bir yer olduğundan bahsettiği, bizim de görmek istediğimiz Kansallismuseo'ya (Finlandiya Milli Tarihi Müzesi) doğru yola koyulduk.

17:38 - Kansallismuseo'da tarihçncesi çağlardan modern zamanlara uzanan, oldukça geniş kapsamlı ve ilginç bir Finlandiya tarihi turu yaptıktan sonra biraz vakit geçirmek için "sightseeing hattı" olarak adlandırılan 3B tramvayına bindik ve Helsinki şehir merkezinin etrafında kocaman bir 8 çizerek görmediğimiz yerleri de görmüş olduk. Merkezde Sokos hotelinin altındaki S-Market'dan akşam yemeği ve yarın için alışverişimizi yaptıktan sonra hostele döndük. Aslında ben elektronik eşya avına...alışverişine çıkma niyetindeydim ama Pazar günü olması nedeniyle mağazalar açık değildi.

23:30 - Akşam yemeğimizi hazırlayıp yedikten sonra hostelin yanındaki parkta ufak bir yürüyüş yaptık. Park çok özel veya güzel olmasa da Olimpik Stadyum civarında sık sık rastladığımız bir manzaraya burada tekrar rastlamak pek keyifliydi: tavşanlar! Hep karanlık yerlerde dolaştıklarından ve yaklaşınca ürküp kaçtıklarından renklerinden emin olamıyorum, ama kesinlikle çok şirinlerdi! Gezintimizden sonra hostele dönüp uyuduk.

08.09.08

12:33 - Yolun sonu! 35 günlük çılgın Interrail maceramızı sonlandırmak için hostelden ayrıldıktan sonra Helsinki tren istasyonunun yanından kalkan 615 numaralı otobüse bindik ve Vantaa'ya doğru ilerlemeye başladık. Eğer her şey yolunda giderse uçağımız 14.10'da buradan kalkacak, 14.10 gibi Stockholm'e inecek (hayır, ışınlanmayacağız - saat farkından dolayı böyle oluyor :)), oradan da yerel saatle 15:50'de kalkıp İstanbul Atatürk Havalimanı'na uçacağız.

18:57 - İki uçağımız da rötarsız bir şekilde havalandı. Stockholm'e yerel saatle 14:00 gibi ulaştık ve İstanbul uçağımızın kalkacağı 67 numaralı kapıyı aramaya başladık. Sonra 39'dan sonraki F terminali kapılarının üst katta olduğunu anladık. Üst kata çıkmadan önce bir pasaport görevlisi bilet ve pasaportlarımızı rica etti ve Schengen bölgesinden resmi olarak çıkışlarımızı yaptı (yine giriş-çıkış bölümüne bir şey basılmadı; sadece vizenin yanındaki sayfaya bir tarih damgası basıldı, o kadar). Bekleme salonunda çok tanıdık, ama uzun süredir birbirimiz hariç kimseden duymadığımız bir dili konuşan insanların varlığı gülümsetti bizi - artık eve dönüyorduk. 15:50'de uçağımız Stockholm Arlanda'dan havalandı...


Türkiye, İstanbul
Atatürk havalimanı - gezinin sonu!
20:15 - ...ve İstanbul Atatürk Havalimanı'na sağ salim inerek 35 gün ve (Lüksemburg gibi) pek dolaşamadığımız yerler dahil 13 ülkelik yolculuğumuzu noktaladık. Hem havası, hem insanları sıcak Akdeniz ülkelerinden Bohemya'ya, Işıklar Şehri Paris'den çılgın ve özgür Amsterdam'a, Mosel vadisinden Lapland ormanlarına ve daha nice isimini hatırladığım-hatırlamadığım harikalara bizleri taşıyan bu yolculukta öğrendiğim, kazandığım ve yaşadığım her şey, hayatımın asla unutamayacağım birer parçası olacak. Şu an yola çıkışımızın üzerinden sadece 34 gün geçmiş olsa da, üzerinden yıllar ve yıllar geçmiş gibi geliyor bana, o kadar çok şey oldu ki! İnsanın "yolda" iken ne kadar dolu dolu yaşadığı, ancak "yolda" iken anlaşılabilecek bir gerçek sanırım...

Tüm gezginlere selam olsun!
Yaman Umuroğlu